Söyleşi konuğumuz Mark Zuckerberg

(fotoğraflar: Alattin Bostan)

(Bosforus’ta bir yerdeyiz)

Sayın Zuckerberg, bunca işleriniz arasında bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Söyleşi boyunca size “Şekertepe” diyebilir miyiz?

What is “Şekertepe”?

(Anlatıyoruz.)

Of course!
(Tam o sırada Alattin atılıyor: “Abi o, tepe değil dağ olmayacak mıydı?” İçimden “la havle” çekerek susmakla yetiniyorum.)

Böylece söyleşimize başlıyoruz Alattin’in izniyle…

*****

Sayın Şekertepe, kendinizi yakışıklı ve utangaç buluyor musunuz?

(Belli ki bu soruya alışkın değil. Duraksıyor… Sonra yanıtlıyor sorumuzu.)

Yakışıklı mıyım? Bilmiyorum. Sanırım utangaç’ım.

(Yüzünde, hayretini gizlemeyen bir ifade ile konuşmasını sürdürüyor…)

Şimdiye kadar hiçbir söyleşide ilk soru, yakışıklılığıma ve utangaçlığıma dair olmamıştı.

(Bakışlarını Boğaz’ın sularında yüzdürüp yeşillikler içindeki mimari güzelliklerde[!] dolaştırdıktan sonra gülümsüyor…)

Bu kadar güzellik içinde, ilk sorunun güzellikle ilgili olması şimdi daha anlaşılabilir geliyor bana.

(İster istemez Alattin’le kesişiyor bakışlarımız… Çaktırmadan “Like” işareti çakıyor Alattin. Memnun gülümsüyor.)

Harvard’ı bırakıp iş hayatına atılan biri olarak, Facebook.com arkadaşlık sitesini kurmanızda, “utangaç yakışıklı” olma özelliğinizin bir etkisi olmuş mudur?

Hım… Olmuştur da diyemem, olmamıştır da diyemem. Açıkçası sıkılganlığın yalnız bana has bir özellik olmadığını biliyorum. Sanıldığının aksine, Harvardlı öğrenciler arasında gerçek “yırtık” öğrenciler azdır. İlgi alanım olan yazılım konusunda öyle bir şey yapayım ki, öğrenciler arasında hemen benimsensin istedim. Bu bakımdan arkadaşlık sitesi en uygun olanıydı. Yakışıklı mıyım bilemem ama olsam bile, bunun böyle bir siteyi tasarlamamda ne gibi bir etkisi olurdu? Gerçekten bilmiyorum.

Yakışıklı değilseniz… Size niye ilgi duysunlar? İnsan neden çirkin yüzünün fotoğrafını siteye koysun ki?

(Düşündü… Çenesini kaşıdı ve…)

Haklı olabilirsiniz… Ama yine de her yüzün bir fizik ve anlam güzelliği ihtiva ettiğini düşünüyorum. Ve her insanın kendinde, yeteri kadar değilse de, “idare eder” bir güzelliğe sahip olduğu kanaati taşıdığına eminim. Böyle bir kanaatin varlığı, “olmak” kadar ve belki daha da çok “görünme” kaygısını harekete geçirecektir. Buna bir de merak unsurunu eklerseniz, zannettiğiniz gibi güzeller ve yakışıklılar sitesi değil, herkesin bir çeşit kendini gösterebildiği ideal bir site olacaktı. Öyle de oldu. Yalnız Harvard’da kurduğum ilk sitede, – facemash.com sitesini kastediyor – dediğiniz gibi biraz seçkinci bir eğilim taşıdığımı inkâr edemem. Ama unutmayın ki Harvard bizatihi seçkinler kurumudur.

(Alattin bu cevap karşısında coştu. Kabına sığamadı ve patladı: Gördün mü abi… Adamlar nasıl kıvırtmadan dürüstçe konuşuyorlar?! Gördün… Değil mi?!)

(Sus bi Alattin… Sus allasen! Sen fotoğraf çekmene baksana yahu! Bunu kesinlikle içimden söyledim. Tabii aynı anda bir tebessüm fırlatıverdim Alattin’e. Kafasına çarptı mı izleyemedim. Bay Şekertepe bir ona, bir bana baktı. Alattin’in ne dediğini anlamadı ama konuşmasındaki hayranlık coşkusunu yakaladı tabii. Akıllı çocuk ne de olsa. Ben de hemen Harvard’daki siteden söz açılmışken en zayıf noktasından saldırmaya karar verdim. Şimdi bu yaptığıma kalleşlik denmez de ne denir? E… Sosyal medyada racon böyle kesilir!)

Sayın Şekertepe, facemash.com sitesi için gerekli olduğunu düşündüğünüz öğrenci fotoğraflarını yönetimden istemek yerine, üniversitenin veri tabanını “haklamanız,” (Hacking) utangaç mizacınız yüzünden olabilir mi? Ne bileyim… Rektörün huzuruna çıkmak, izin istemek… Yönetim kurulu falan, bütün bunlar zor gelmiştir size diye söylüyorum. Belki diyorum… Bütün bunları yapmaktan sıkılmasaydınız, Harvard’dan ayrılmak durumda kalmazdınız… Öyle değil mi?

(Gülüyor…)

Sizin bu işlerden hiç anlamadığınız anlaşılıyor. Üzgünüm ama sizin dünyadan da haberiniz yok! Hele hele çağımızın “tepedeğer” yaratıcısı olan KAPİTALİZMUS’ UN ruhundan en küçük bir esinti bile uğramamış yörenize! Bir kere, o fotoğrafları isteseydim… Vermezlerdi. İkincisi… İstediklerimi almam için HAK etmem lazımdı. HAK etmek için de HAKLAMAM lazımdı. Harvard’ı “HAKLAMAK” bir onurdu benim için. Bir Harvard’lı olmam da onlar için bir onurdu. Harvard’ın veri tabanını ancak bir Harvard’lı haklayabilirdi. Beni uzaklaştırmak, kovmak gibi bir düşünce akıllarına bile gelmemiştir. Başarıları cezalandırmak, ancak doğulu despotik devletlerde görünür. Allahtan sizin ülkeniz öyle değil… Mevcut fırsatları değerlendirme konusunda bir ekol yaratan sizin de dokunulmayan iş adamlarınız var… Değil mi?! Neyse… Geçelim bunları. Ben, kendim, bilerek ve isteyerek ayrıldım Harvard’dan. Onun bana verebileceği bir şey yoktu artık.

Yani… Heklemenin… Pardon… Haklamanın “meşruiyet” sorunu yaratmadığını düşünüyorsunuz… Öyle mi?

“Meşruiyet” vicdani bağlamda belki bir “sakınca hayaleti” yaratabilir ama kazanılan zaferin yanında onun esamesi bile okunmaz. Bu tür “hacking”, sizin gibi dersek… “Haklamalar” kurumları, yazılımlarını kusursuzlaştırma konusunda teşvik etmektedir. Kurum ve birey arasındaki bu cenk, özgür ortamda ilerlemenin itici gücü olur. Bu, kapitalist sistemin ruhuna uygun, “olimpik” bir yarışma gibidir. İzleyici çoğunluk, haklayıcının tarafında yer almaktadır. Hiçbir kurum bu gerçeği görmezden gelemez.

Sayın Şekertepe, “Sosyal Medya Hazretleri”nin bireylere, sınırsız bir özgürlük ortamı sunduğu, bireylerin bireylerle, kurumlarla ve hatta hükümetlerle cenkleşebildiği bir alan yarattığı, böyle bir değerin uygulamada, kısıtlanmasının meşru olmadığı kanaatini mi taşıyorsunuz yani?

Nasıl söylesem… Sizin kültürünüzde “ifrat”la “tefrit” arasında bir ara bölge pek sevilmiyor. Ne diyorsunuz… “Ya herrü… Ya merrü! “Sınırsız” özgürlükten biz, “sınırlarım diğerlerinin sınırlarına kadardır” diye anlarken sizde “sınırları tümüyle kaldırmak” şeklinde itibar buluyor. Bir şey aklıma geldi şimdi, müsaadenizle anlatayım. Dün Kapaliçarsi’de bir mağazanın vitrininde, üzerinde fiyatı olmayan hediyelik bir nesne görmüştüm. Hâlbuki birkaç mağaza yukarıdaki vitrinde aynı hediyeliğin fiyatı vardı. Merak ettim… Mağazaya girip vitrindeki o nesneyi göstererek fiyatını sordum. Pek ilgili davrandılar. Türk kahvesi ikram etmeye kalktılar… Teşekkür ettim. Tezgâhtar fiyatını söylemeyi uzatıyor… “Mühim değil… Anlaşırız” diyordu. Sonunda fiyatı üç misli fazla söyledi. Şaşırmıştım. “Üç-dört mağaza ötenizde aynı ürün sizin söylediğinizin üçte bir fiyatına satılıyor. Sizde neden böyle” dediğimde bıçkın tezgâhtar ne dese beğenirsiniz? “Burada demokrasi var. Onlar öyle… Biz böyle satarız. Siz de istediğiniz yerden alırsınız. Bizim demokrasimizde özgürlükler sınırsızdır” demez mi?!

Sonra ne oldu peki?

Ne olacak… Demokrasi havarisi o tezgâhtar, ilk mağazadakinin yarısı fiyatına satmaya razı oldu. Doğrusu ya… Ben de kerhen satın aldım… Ne yapsaydım yani?!

Harika! Siz de iyi pazarlık yapmışsınız Sayın Şekertepe… Bu Kapalıçarşı örneğini vermeniz çok iyi oldu. Oradan gidelim. Ne diyordu bıçkın tezgâhtar: “Bizim demokrasimizde özgürlükler sınırsızdır.” Öyle değil mi?

Evet… Aynen öyle demişti.

Gördünüz mü? Tezgâhtar, özgürlüklerine sınır tanımıyor, ilginizi çeken nesnenin fiyatını özgürce belirliyor… Öyle değil mi?

Evet…?

Peki… Onu size, kafasında özgürce belirlediği fiyata satabiliyor mu? Ben söyleyeyim… Satamıyor. Çünkü bizde sınırsız özgürlük vardır da bunların kullanım hakkı yoktur! Bireyler bu haklarını tepeden inen bir düzen içinde üst otoriteye otomatikman devrederler… Bu alış verişte, üst otorite sizdiniz ve size rıza gösterdi. Anladınız mı şimdi? Özgürlüklerin kullanım hakkı amirlere, abilere, patronlara, seçimlerde hükümet mensuplarına veyahut bundan sonra olacağı gibi, Başkan’a devredilir. Sınırsız özgürlük tasavvur hakkı bireylerde, – Sadece düşünmek… Yapmak, yazmak, çizmek değil – kullanma hakkı üstünlüğü benimsenen başkalarındadır. Demokrasinin olmazsa olmazı olan seçimler çok önemlidir ve bu yüzden mutlaka kazanılmalıdır. Dört yılda bir yapılan seçimlerle halkımızın, “özgürlüklerin kullanım hakları”nı özgürce vekillerine ya da Başkanlarına devretme hakları kutsaldır… Çiğnetilemez! Bir müddet sonra düşünmeye de gerek duymazsınız. Bu, halkımıza büyük bir rahatlık sağlıyor… Yaşasın demokrasi… Yaşasın özgürlükler! Ve yaşasın…

Pardon… Bir şey söyleyebilir miyim?

(Bu sefer de ben, onun şaşkın ama meraklı bakışları altında canı gönülden “of course” diyorum.)

-Az önce sosyal medya için ilginç bir deyim kullandınız: “Sosyal Medya Hazretleri” dediniz. Mistik bir “otoriter kimlik” eklediniz sosyal medyaya. “Hazret” saygı duyulan ve çekinilen şeyh, halife, sultan, padişah gibi Tanrı’dan icazetli otoriter kimliklerle birlikte kullanılıyor sizde… Öyle değil mi? Yani siz hep bir “hazret”e hasret bir toplum musunuz?

Şey… Ehhh… Iııh… Belki öyle… Mi acaba?

Çok dikkate şayan buldum bu deyişinizi. Aslında bu, Doğulu düşünce sistematiğiyle Batılı düşünce arasındaki “kırmızı çizgi” gibi geldi bana. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

(Biraz afallayıp kendime kızdığımı gizleyemem. İş tersine dönüyor. O soruyor… Ben cevaplamak durumunda kalıyorum. Hemen kendimi toparlamalıyım. Söyleşi yerine onunla sidik yarışına kalkarsan böyle olur işte!)

Çok güzel sordunuz Sayın Şekertepe… Ben, bu konuda “söyleyemem derdimi kimseye… Derman olmasın diye!” Bırakalım bunları bir kenara. Şunu merek ediyorum, iş çevrelerini sizinle buluşturan temel içgüdü neydi? Siz onu söyleyin önce…

Para… Para… Para…

(dedi ve rahatça arkasına yaslanarak gülümsedi.)

Öyle mi?

Öyle… Eğer zamanında paranın kokusunu alamıyorsanız… İş adamı olamazsınız! “Mal” iş adamı için işçiler tarafından üretilir nasılsa. Yakında akıllı robotlar yapacak bu işi. Antiparantez, son senelerde eğitim sisteminizin maharetli elleriyle, akıllı ve de “biyorobotlar” üretmede önde olduğunuzu söylemeliyim. Birileri mal üretir. Birileri de satın alır. Al… Al… Nereye kadar? Almak için paran mı yok! Kapitalizmin imkânları ne güne duruyor? İsteyin… Borç versinler! Yeter ki malını satsın adam. Satmak için kitlelere ulaşmak ister. Malınızın reklamını en çok insanın görebileceği yere koyarsınız. Ne kadar geniş kitle… O kadar para demektir. Anlıyorsunuz değil mi?!

(Uzun zamandır sesini çıkarmadan fotoğraflarımızı çeken Alattin nihayet patladı: Abi, ne biçim sorular… Ne biçim söyleşi bu ya? Bir sorsana Harvard’ın kızları nasıldı? Facebook’ta kız tavlamanın incelikleri nelerdir? Koca nasıl bulunur? Hem Çinli bir kızla evlendiğine göre, Çinli kızlar daha mı seksi oluyorlar? Bunun gibi şeyler sorsan olmaz mı? Saçmalama Alattin… Magazin dergisi için mi söyleşi yapıyoruz? Sen işine bak! Somurtarak cevap yetiştirmekten de geri kalmadı. Eliyle tuhaf bir işaret yaparak “Nah okurlar bu söyleşiyi… Bak görürsün!” dedi.

Söyleşi burada kesintiye uğruyor ister istemez.

Mark Zuckerberg, şaşkın bir şekilde bizi izlerken “Sizi kimse kurtaramaz” mı demişti yoksa “Sizi kimse tutamaz” mı demişti? Orasını not alamamışım. Şimdi pek hatırlamıyorum. Türk misafirperverlik hanemize zarar yazmasın diye, Boğaz’da bir kebapçıya götürdük konuğumuzu. Keyiflendi. “Sis kebap çok güzel… Raki çok güzel!” dedi. Güneş, envai çeşit renk cümbüşü içinde, Levent sırtlarında yükselen gökdelenlerin ardında birazcık erken kayboldu… Ne gam! Söyleşimiz ve gün, ufak tefek aksaklıklara karşın, keyifli bir şekilde noktalandı.

Kısa bir not:

Küstüğü halde kebapçıya nazlanmadan gelen Alattin, çektiği güzelim fotoğrafları, yayınlamamız için vermedi. Biz de bu söyleşiyi, fotoğrafsız yayınlıyoruz. Anlayışınıza sığınarak özür dileriz.)

7 Eylül 2017 Boğazda bir yer

Diğer yazılar...

Yorumlar