Babaya Mektup

 

Sevgili Babacığım,

Sana bu mektubu yazmam benden istendiğinde kasıldım kaldım. Önce kurgu şeyler yazmayı planladım. Tüm babalara dair, baba olmaya ve evlat olmaya dair. Zordu tanımadığım insanlara seni, dolayısıyla beni anlatmak. Aslında sana yazılan bu mektup, sana ulaşacak mı, malı mı, onu da bilmiyorum şu an. Geldiğim yaşlarda bazen bazı gerçeklerin hiç söylenmemiş (ya da yazılmamış da diyebiliriz) olması gerektiğini öğrendim ne yazık ki. Sana yazma meselesini diyordum. Düşündüm de sen henüz hayattayken (çok şükür) sana yazmalıydım. Öyle mi emin değilim. Ne fark ederdi sen ya da ben birbirimizi daha mı iyi anlardık. Daha çok anlarsak daha mı az kavga eder, çatışırdık. Bunun için mi? Aslında yazarken düşünüyorum da (işte sana yazmamın faydası, bu sayede ilişkimiz hakkında düşünmüş oluyorum) neyse boş ver… Gördüğün gibi sansürsüz, kontrolsüz olamıyor sana yazmam. Sen şimdi bu son cümlemle seni eleştirdiğimi düşünürdün ama öyle değil. Hayatım hep geç kalmakla geçti biliyorsun. Öyleyse iyi fırsat bu dedim ve sen de ben de hayattayken sana yazmaya çalışıyorum. Biliyor musun bu devirde kendine mektup yazılan bir baba olduğun için şanslısın. İkimiz de öyleyiz. Erken evlenip çocuk sahibi olduğunuz için neredeyse ağabey kardeş gibiyiz. Bir yanım insanların erken evlenmesini doğru bulmazken bir yanım da eğer çocuk sahibi olunacaksa kısa sürede ihtiyar ve sağlık sorunlarına sahip bir ebeveyne dönüşmeden çocuk sahibi olmalarını doğru buluyor. Bunu çocuk olan yanım söylüyor. Böylece erken çocuk sahibi olan ebeveynler çocuklarıyla daha fazla zaman geçirerek birbirlerini belki de daha iyi anlıyor. Yine bizim şansımız uzun yılları birlikte geçirmemiz. Gerçi annem olsa bunun da kötü tarafı çocuklarının yaşlandığını görüyor olman derdi. Sonuçta yaşadığımız coğrafyada sekiz on çocuğu olup çocuklarının adını karıştıran babalar da var. Sen asla böyle bir baba olamazdın. 1944 doğumlusun. Senin yaşıtlarının üçer beşer çocuğu olmasına rağmen, çocuk denilecek yaşta evlenmenize rağmen üç çocuğunuz olmuş. Birisi benim küçüğüm, zatürreden ölmüş. Siz gencecikken ve üç küçük çocukla hiç akrabalarınızın olmadığı bir ilçede yaşarken küçüğü gömüp gelmişsiniz memleketinize. Ne acı. Bu küçük çocuğa atfedilen mavi gözleri ve güzelliği hep konuşuruz ama senin ve annemin duygularını pek konuşmayız. Bugün bile hastalıktan, hastalanmaktan, doktora gitmekten, iğne olmaktan ne kadar korktuğunu, ne kadar endişelendiğini bildiğim için acaba o günlerden kalma bir korku mu diyorum. Ya da sen de bu endişe hep vardıysa da bu acı kaybın başına gelmiş olmasının yarattığı travmadan olmalı diye düşünüyorum yazarken, fark ediyorum ki sonuçta sen küçük de olsa evlat acısı yaşamış bir babasın. Sen henüz iki üç yaşındayken babanı kaybetmiş olduğun için önünde bir baba rol modeli olmadan gayet iyi bir baba olabildiğin için seni kutlarım. Sanırım fazlaca sorumluluk sahibi bir insan olmandan kaynaklanıyor bu. Aslında çapkınlıklarıyla, aynı anda birden fazla kızla ilişkisiyle ve erken yaşta annemi kaçırarak öğrenim hayatını yarım bırakmış olsan da gencecik yaşında aile sahibi olarak onlar için gerekeni yaptığından hiç kuşkum yok. Hiç de olmadı. Bunda uzun yıllar devlet memuru olmanın da payı var sanırım. Hâlâ bir arada olduğumuz sabahlarda bana “aman kızım mesaine geç kalma dediğine göre”…  Ben insanları, olayları düşünürken dönemlerinden ayrı düşünemiyorum babacığım. O yüzden senin de ikinci dünya savaşı sonuna denk gelen çocukluğunu ve yoksulluğunu düşünerek seni anlamaya çalışıyorum. En küçük çocuk oluşunu, kadınlarla dolu bir evde yaşamanı, babasızlığını, annenin çocuklarıyla var olma mücadelesinde senin ihmal edilmiş olmanı, yoksulluğunu, bütün bunların seni şekillendirdiğini biliyorum babacığım. Ben hep anlamaya çalışıyorum işte böyle. Senin tüm otoriterliğine ve baskıcılığına rağmen Kafka gibi filan senden korkamıyorum babacığım. Ne dersin sırf bu yüzden iyi bir yazar olamayacak mıyım? Oysa çatışmalar yazdırıyor insana. Yani Kafka babasının karşısında kendini böcek gibi hissetmeseydi Dönüşüm’ü yazar mıydı?

Yazmak demişken senin benim yazdıklarımı önemsediğini, merak ettiğini sanmıyorum. Kültürsüz ve hiç okumayan bir adam da olmadığın halde sanırım öykü yazarlığını ya da romanı, uydurma, boş işler olarak görüyorsun. Anı, tarih kitapları ve diğerleri için aynı şeyi düşünmediğini biliyorum. Sadece yazı konusunda değil sendeki bu yaptığım işleri beğenmeme hali, mükemmeliyetçilik, o hale varıyor ki, her yaptığımı değersizleştirip küçültüyorsun bazen. Örneğin psikiyatriyi kazanıyorum, niye kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olmadığımı soruyorsun, psikiyatri ihtisası bitiyor, niçin uzman kaldığımı, doçent filan olmadığımı düşünüyorsun. Zengin ve doktor olmayan bir kocayla evlenmiş olmamın da en azından başlangıçta bir süre canını sıktığını biliyorum. Ah babacığım insan neden evladının yaptıklarını değersizleştirir?! Hep daha iyi olsun diye mi? Evet evet sana kızamıyorum, benle ilgili isteklerinin sonuçta benim daha rahat, daha zengin, görece daha kolay bir hayata sahip olmamı, böylece daha az acı çekmemi istediğinden kaynaklandığını biliyorum. Anlıyorum ben, hep böyle anlıyorum babacığım.

İnsanların babalarına dair çocuklukta, ilk gençlikte, gençlikte ve orta yaşlılıkta farklı bilinç ve algılama düzeyleri oluyor. Ben bazıları gibi erken çocukluğumu filan net hatırlayamıyorum maalesef. Sanıyorum geleneksel bir aile yapımız olduğundan, sen de otorite konumunda olduğundan ilişkimiz mesafeli ve sınırlıydı. Annemle daha rahat bir iletişim içindeydik. Ama sen zaten dış ilişkilerinde de ölçülü, mesafeli ve kontrollüsündür annemin tersine. O ise ilişkiye ve iletişime açıktır senin de bildiğin üzere. Bu dönemde verdiğin en önemli mesaj okumamız gerektiğiydi ki, bunun için sana minnettarım. Muhafazakâr bir Anadolu şehrinde en azından kızının okumasını önemsediğin için ileri görüşlü, vizyon sahibi ve demokrat bir insan olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ama bildiğin üzere babacığım bir öğrenci olarak hiçbir vakit seni üzmediğim gibi gurur kaynağın oldum. Üniversite yıllarım hariç. Az önce senin otoritene vs yaptığım vurgu bir ailede baba olma durumuna ait evrensel bir durum değil mi?! En azından doğu toplumlarında. Kızılay çadırındaki gibi, bir çadırın orta direğinin baba, direği saran brandanın da anne olması gibi. Dediğim gibi babacığım ben bunlara takılmıyorum. Ve senle olan ilişkimizi sadece baba kız ilişkisi olarak değil, aile sistemimiz içinde konumlandırarak anlamaya çalışıyorum. Yani birçok durumda annemden kaynaklanan bazı durumların da seni o şekilde davranmaya ittiğini biliyorum.

Gerçekten zeki, farklı yetenekleri olan, kapasiteli bir adam olduğunu ve erken girdiğin aile hayatıyla bu özelliklerini değerlendiremediğini ve buna zaman zaman üzüldüğünü biliyorum. Çocuklarınla ilgili zorlayıcılığın işte bu eksikliğinden kaynaklanıyordu. Görüyorsun babacığım yoksunluklarımız da artılara dönüşebiliyor sonuçta. Bazen düşünüyorum eğitimini tamamlasaydın çok daha farklı yerlerde olurdun.

Seninle ilişkimiz farklı aşamalardan geçti. Baba olarak senden korktuğum, çekindiğim dönemler çok gerilerde kaldı ihtiyar! Ama giderek babam olman dışında insan yanın, kişilik özelliklerin, ruh halin ve davranışlarını gözlemleyip değerlendirebildim objektif olarak. Sanırım evlat olarak çoğumuz babamızın babalığı üzerinden bir çözümlemeye gidiyoruz. Ben olgunluk çağımda babam olman dışında seni kişi olarak merak ettim. Arkadaşların kimlerdi, onlarda aradıkların, ölümden korkuyor muydun, kardeşlerin, yeğenlerin hakkında düşüncelerin, beklentilerin, pişmanlıkların bunları seninle konuşabilme şansına sahip oldum. Rakı içtik, şarap içtik, şarkı söyledik, beraber ağladık, annemi, ağabeyimi ve kocamı çekiştirdik. Yıllarca annemle yakın bir ilişki içinde olmamız nedeniyle doğaldır ki, annemizin sana olan bakış açısını içselleştirmiştik ki, anlayacağın üzere bu bakış açısı biraz yanlı bir bakış açısıydı. Ben seni sonradan tanıdım babacığım. Yetişkinlikte ve olgunlukta tekrar değerlendirdim. Bana, sana, ailemize dair bir çok şeyi affettim. Zaten öyle büyük travmalar değildi. Sonradan taşlar yerine oturdu. Şimdi annem bir olayı anlattığı zaman olan bitenin sadece onun anlattıklarından ibaret olmadığını biliyorum. Duygu ve düşüncelerim bir sarkaç gibi önce anneme yakınlaştı, sonra ondan uzaklaşıp sana yaklaştı, şimdi de ortalayabildim nihayet. Senin de onun da birbirini tamamlayan farklı özellikleriniz var. Biliyorsun annemin dışa dönüklüğü, sosyalliği, iletişim becerileri, yaşam enerjisinin fazlalığı, genelde pozitif ve iyimser olması, gezmeyi, eğlenmeyi, genç kalmayı sevmesi. Senin kötümserliğin, uzak görüşlülüğün, sorumluluk bilincin, kaygılı ve endişeli ruhsallığın, pratik zekân, gelişkin sorun çözme becerilerin, güzel yazı ve konuşma yeteneğin. Ama biliyor musun babacığım torununa göre ben “babasının kızıyım”. Biz işte zaman zaman oğlumla sevdiklerimizi tatlı tatlı çekiştiriyoruz. Tanımlayıcı adlar takıyoruz. Sıra bekleyememe, sinirlilik, sabırsızlık, devinimsizliğe tahammülsüzlük, hallerimize bakıp bizi birbirimize benzetiyorlar. Hep bir merdivenlerden inip çıkma halindeyiz. Sokağa gitme gelme, markete gidip gidip gelme… Mutlaka evimizde her dönem bir hayvan oluyor. Kuş, kedi, köpek, ördek… Hayvanları iyileştirebiliyorsun, bitkileri de. Oysa köyde yetişmedin. Tamir işlerini beceriyorsun, güzel yemek yapıyorsun, tutumlusun, zamanında güzel şiirler ve mektuplar kaleme almışsın. Uzun süren askerlikte genç karından ve küçük çocuğundan ayrıyken özlem ve sevgi yüklü mektuplar kaleme almışsın, akrostişler yazmışsın. Onları eski bir ahşap kutuda devir aldım, belki onlardan bir şeyler çıkarırım diye ama hep erteliyorum yine pek çok kez yaptığım gibi.

Benim baba imgem çocukluğuma ait değil, bugünüme, orta yaşıma ait. Genç yaşta sana bir mektup yazsaydım inan çok sitem dolu olurdu. Hele sizden koparak birey olmaya çalıştığım üniversite yıllarımda yazsaydım, zehir zemberek bir şey olurdu. Gördüğün gibi anarşist kızın duruldu, senin yaşam hakkındaki görüşlerine yaklaştı. Biliyorsun çocuklar büyüdükçe ebeveynlerine benzerler. Duruldum baba, çok deli doluydum. Düşünüyorum da sonradan sana hak verdiğim birçok olay yaşadım. Sense eğitim olarak seni aştığımız için senin görüşlerini önemsemediğimizi sandın. Hakkını teslim etmem gerekirse bazı olaylarla ilgili öngörülerin nedense hep doğru çıktı. Geçmişte böyle değildi ama babacığım bugün görüşlerin benim için gerçekten önemli ve yol gösterici.

Seninle ilgili bir fotoğraf var aklımda. Benim üniversitedeki evime geliyorsun akşamüstü. Sanırım benden bir süre haber alamamışsın. Beni ziyaret edip iyi olduğumu görüp fazla kalmadan aynı şekilde geri dönerken sen, ben de sana pencereden veda ediyorum. Ah ne acı. Bir yandan gitmeni istiyorum, gencim ya, hayallerim, dünyayı değiştirme projelerim var çünkü. Bir yandan da gittiğin için nasıl acı çekiyorum ve gitmeni istemiyorum.

İnsanları fazla sevmiyorsun, dürüstlüğe önem veriyorsun, ikiyüzlülüğü, sahtekârlığı samimiyetsizliği beceremiyorsun. Kırılgan olduğun için de kırılmamak için soğuk davranıyorsun insanlara. Zeki bir adam olduğundan da hiçbir vakit yobaz biri olmadın. Annemi çok sevdin ve hezeyan düzeyinde kıskandın. Eşofmanla sokağa çıkmadın, üstüne başına özen gösterdin, ayakkabıların eski de olsa hep boyalıydı, takım elbisen işten gelince deforme olmasın diye hemen çıkardı.

Çocuklarınla ilgili hayal kırıklıkların olduğunu biliyorum. Mutlu bir yuva, kariyer noksanlığı gibi. Haklısın aslında. Ne yapalım bazı şeyleri başaramadık işte. Geçen günlerde yeterince zengin ve soylu bir aile tarihimiz olmadığını söylediğim için epeyce alındın. Oysa ben bu durumu bir hakaret değil tespit olarak söylemiştim. Ben de sana yeterince başarılı olamadığını, bazı yanlış kararlar aldığını söyleyebilirdim ama gördüğün gibi söylemedim. Söylemeyeyim babacığım, olmuyor bazen olamıyor, insan yapamıyor. Biz hayatın önümüze bol olanaklar, seçenekler, imkânlar sunduğu insanlar olmadık çünkü. Sen de, ben de hep çalıştık babacığım, hep ama hep.

Seninle ilintili bir türkü var aklımda. “Sürüler içinde sürmeli koyun / şafaklar atıyor sarhoşum uyu / a canım gel uyu / son kadehte yaptın bana bir oyun / ne yandasın sürmeli palazım ne yanda / a canım ne yanda”… Nedense bu türküyü  Ahmet Kaya’dan dinleyip ağlarsın. Aslında kolay ağlarsın babacığım biliyorum. Özellikle böyle uzun hava, türkü filan oldu mu kolay ağlarsın. Gençliğinde değil tabii, o zaman ağladığını hiç görmedim. Yaşlılığında oldun böyle yaşlı kurt.

Daha çok şey var yazılacak babacığım. Bizimki bir giriş şimdilik. Bu gecelik bırakalım ve sonra devam edelim.

Diğer yazılar...

Yorumlar