Doğmamış Babaya Mektup

Baba,

Babacığım,

Babaların Babası,

Olmaz olasıca,

Allah seni kahretsin be adam,

Bilemedim; mektubuma başlarken sana nasıl hitap ederdim. Elbette, “Çok Sevgili Babacığım” veya “Canım Babam” veya “Canımın İçi Babam” veya sadece “Babam” diyebilmeyi çok isterdim. Ne gariptir ki. şu an iyi-kötü her şeyi diyebiliyorum; gerçekteyse hiçbirini. Seni hiç yaşamadım ki ben, baba!

Ne çok sıfatı kaldırabiliyor bu babalık kurumu, olgusu, varlığı, her neyse nesi! Nesi, onu da bilemedim. Ben senin için doğdum ama sen benim için hiç doğamadın be baba! Ben daha doğmadan göçüp gittin bu diyardan.

Şaşkınım; insan tanımadığı bir varlığı nasıl bilmeden, tanımadan özler, sever, hatta nefret eder; sonra döner böyle hissettiği için, kendinden nefret eder. Hiç olmamışsın ama nefret ediyorum, hiç olmamışsın ama ölesiye seviyorum. Nasıl bir duygu bu; beni ezen, yaralayan! Belki diyorum bir gün baba olursam, olabilirsem eğer, anlarım o zaman! Anlayabilir miyim gerçekten onu da bilemiyorum. Hem gerçek ne ki? Senin var ama yok olman mı? Elle tutulamaman mı? Elini tutamamam mı? Neden ben olduğum mu? Neden bana olduğu mu? Tanrı var mı? Varsa ceza mı vermekte… Neden vermekte? Sana mı, bana mı; kime vermekte? Daha doğmadan kesilen bu biletin, ölmeden yaşanan bu cehennemin sebebi ne? Ben olabilir miyim cezalı? Ama nasıl? Daha doğmadan, doğamadan, doğurulmadan, henüz bu dünyaya bir çığlık bile atamadan! Peki, sen olabilir misin? Bu ceza sana olabilir mi? Olsa bile nasıl olur ki? Sen bilinmezlerde bense bilinenlerdeyken! O halde senin yerine mi cezalıyım? Varsa ceza, suçu da olmalı. Varsa Tanrı, adaleti de… Peki, benim suçum ne? Suçum, suçumu bilmemek, bilememek mi, ha! Söyle.

Ne çok şey bilmiyorum, bilemiyorum, değil mi? Çünkü sen benim bilinmezimsin, baba…

Salona her girişte başköşedeki fotoğrafına selam çakasım, “Merhaba Asker!” diye haykırasım geliyor. Ama tutuyorum kendimi. Senden mi kaçıyorum, kendimden mi? Hâlbuki sen gözlerinle bana “Sağ ol” diyorsun, hep. Diyorsun sanki. Ama o kadar. O kadarı yetmiyor be baba!

İsyan mı ediyorum? Herhalde! Ama kime, neye? Olsan, sana isyan etsem, inan bu bile daha iyi. Olmayan bir şeye isyan edilir mi, edilebilir mi?! Ediliyor işte… Tuhaf bir duygu bu; var ama yok! Nasıl ifade edilebilir onu da bilmiyorum ki! Acaba diyorum; senden haberim yokmuş ya nasıl olsa; daha ben annemin karnındayken almış ya seni benden hayat, şimdi benim için baba demek sadece salondaki fotoğraf… Onun için bana hiç bahsetmeselerdi, baba diye bir varlık olması gerektiğini ama o veya bu nedenle olamadığını anlatmasalardı bana, ne olurdu? Seni bilmeyeceğim için aramaz mıydım acaba? Ama olmazdı ki! Benim yoksa etraftaki çocukların vardı. Nasıl olsa bir gün neden benim de babam yok diye soracaktım elbette. Ancak, belki annem ve ben tek başımıza dağ başında bir yerde yaşasaydık ve annem bana hiç bahsetmeseydi, bu mümkün olurdu. Olur muydu acaba? Yoksa adı konmamış bir eksiklik duygusu mu yaşardım daima? Yaşardım mutlaka. Öyle geliyor bana. Adını koyamazdım belki ama şimdiki gibi bir eksiklik, huzursuzluk, güvensizlik, hiçlik duygusu sarardı benliğimi gibi geliyor bana. Bu duygularla doğuyoruz sanki. Programda yüklü yani! Bilmesen de biliyorsun; hissediyorsun, özlüyorsun, nasıl oluyorsa!

Bazen acaba bu bir şans mı diyorum. Çünkü benim için şu anki varlığınla yani yokluğunla kötü olman mümkün değil. Sen benim için hep iyi olan ama olmayan, sadece fotoğrafta yaşayan bir adamsın… Adam gibi adam, ama! Annemin biricik aşkı… Ordunun kahraman bir neferi… Bu ülke için canını vermiş, şanlı bir askersin. Kötü olman mümkün mü? Değil elbette!

Kahraman Yüzbaşı Fırat Kızıltuğ; “Kıbrıs Fatihi”… Ne şans değil mi böyle bir miras. Dışarıdan bakınca öyle, şanssızlığımın şansı! Bundan doğal ne olabilir ki? Ne var ki, sen gel bir de içime sor. Hiç rahat bırakmıyor beni bu miras. “Sen şehit oğlusun. Yazıktır, incitme atanı!” kazınmış adeta beynimin dört bir yanına. Her adımımda benimlesin; böyle yaparsam, şöyle edersem, ya öyle denirse, aman babam ne der diye diye… Komikliğe bakar mısın: “Ne der?”, “Ne derdi” de bari, değil mi? Yoksun ama varsın diyorum ya, bu işte! Her an yanımdasın ama yoksun, kendime hem baba hem çocuk hem ergen daha neyi, ne kadar olabileceğim? Yakıp bitiriyor beni bu içimdeki sen, baba!

Keşke diyorum, keşke yaşasaydın da “Babacığım” diyemeseydim. “Ulan baba hayatımı mahvettin!”e bile razıydım. En olmadı bağırır çağırır, küfür eder, çekip giderdim; seni bırakmayı ben seçerdim. İnsanın seçim hakkının elinden alınması ne demek bilir misin, baba? Bilirsin elbette…

İşte bu mahkûmiyet, beni saran bu müebbet ne zaman, nasıl sona erecek? Ben sana mahkûmum baba!

Fırat Kızıltuğ

2 Mayıs 1994

Yeşilköy Hava Harp Okulu

Yemin Töreni sonrası

Diğer yazılar...

Yorumlar