Kapalı İktisat-Selim İleri

ON İKİ EYLÜL’DEN ÖNCE ON İKİ EYLÜL HESAPLAŞMA

 

Selim İleri’nin “Kapalı İktisat”, aşağı yukarı seksen sayfalık bir öykü. “Uzun öykü gibi değil, kısa roman gibi okunmalı” diye yazılsa da arka kapakta, edebi türler tartışmasına girmeden yazarın tercihine bağlı kalarak, öykü olarak ele alacağım bu edebi metni. “Kapalı İktisat” ilk kez Selim İleri’nin1980’de yayımlanan Bir Denizin Eteklerinde adını taşıyan öykü kitabı içinde okuruyla buluştu. Henüz darbe olmadan yazılan öykü, sanki darbeden önce darbeyle hesaplaşıyor. Gerek yazım tekniği ve kurgusu, gerekse içeriğiyle döneme yakından bakan bir öykü olarak karşımıza çıkıyor.

Öykü, Kadro dergisinden, iki alıntıyla başlıyor. (Yakup Kadri’den.)

İlk alıntıda, Avrupa’daki gelişmeleri birer cümlelik çapıcı betimlemelerle çizip, sözü Türkiye’ye getirir ve “…Gençlik müesseselerini politikalaştırmayacağız diye, inkilap nesline uslu ve kâmil bir çelebi terbiyesi vermekte olduğumuzun acaba farkında mıyız?” diye sorar.

İkinci alıntı metin: … Fakat Türk inkılâpçısı, Meşrutiyet devrinde bir sokak şarkısı ve bir tiyatro nümayişi halinde sürünen milli heyecanı, en yüksek bir edebiyatla vücutlandırmıştır. Bu edebiyat, yalnız vekarın, sadeliğin ve samimiyetin ifadesidir.” (Öykü kişilerinden Bay Cek Cansın da bu kanıdadır.)

“Üst üste gelen, beni yıkan, sarsıp aklımı yitirmeme yol açan şeyler oldu” diye başlayıp devam ediyor öykü. İyi eğitimli, kırkını aşmış anlatıcı, gezip tozmayı, güzel kadınlarla gönül eğlendirmeyi, briç oynamayı seviyor. Sadrazam dedesinden kalan mirasla rahat ve alabildiğine kaygısız yaşıyor. Dünya, memleket hadiseleri umurunda değildir. Adı yok anlatıcımızın. Bir dizi olayla, hayatı ve kişiliği değişmeye başlayacaktır. Sonunda, hiçbir şeyden zevk almayan birine dönüşür. “…Aldırışsız kişiliğim gövdemi terk etti ve ben, hiç tanımadığım bir insanın ruhunu taşımak zorunda bırakıldım” diyecektir. (Bu değişim, 1970’li yılların sonlarına doğru,12 Eylül öncesinin dehşet ortamında ve fakat olayların tamamen dışında yaşanmıştır. Bize hayatını, bölümlere ayırarak geri dönüşlerle anlatır.)

KARASEVDA

Dertsiz ve sorumsuz hayatını yaşayıp giderken, bir gece tiyatroda, uzun zamandan beri görmediği İlkokul arkadaşı Zafer’le karşılaşır. Zafer, yanındaki güzel kadını “Karım Nedret” diye tanıtır. Yeni evlenmişlerdir. Anlatıcı, Nedret’i görür görmez delice sever. Bu kısa görüşme esnasında onu evlerine davet ederler. Kadını tekrar göreceği için davete gider. Taşra kökenli arkadaşını, “Garajdan bozma bir yalıda oturuyorlardı… Eşyalar, bitpazarından toplanmış sandım…” diyerek küçümsediğini hissettirir okura. Tutucudur. Töresel sınırların kırılmasına, Beysoylu Nedret’le, taşra

kökenli Zafer’in evliliklerini örnek vererek hayıflanır. Bir ara bardağına buz koyan Nedret’in zarif koluna karşı duyduğu erotik tutkuyla sarsılır. (Burada “Abdullah Efendinin Rüyaları”nı hatırladım.) Zafer, davası bol bir avukattır. Nedret’se, Amerika’da P. Üniversite’sinde mastır yapmış, Ortadoğu uzmanı Bay Cek Cansının yanında çalışmıştır. Yurt özlemiyle döndükten hemen sonra evlenmişlerdir. Yalıdan, değişik duygular içinde, ”Bir gün mutlaka beklerim” diyerek ayrılır.

Yaklaşık bir ay sonra, Zafer’le Nedret’i kendi konağında ağırlar. Sofra kusursuz, içkiler özeldir. Yemekten sonra misafirlerine piyanoda Mahler çalıp, sanat üzerine sohbet ederler. Firuzağa İlkokulu’nun tuvaletinde, birbirlerine pipilerini gösterdikleri ânın onlarca ayrıntısını hatırlamakta, onların evlilik ilişkilerini bu anıyla yan yana düşünmekte, “Arkadaşımla bu genç kadının evlilik ilişkileri beni sarsıyor, gece yaşamlarını, sevişmelerini gözümün önünden uzaklaştıramıyordum: Bu, müthiş bir acı veriyordu bana ve kıskançlıktan boğuluyordum” demektedir.

O gece Nedret, iki buçuk aylık hamile olduğunu söyler. Zafer sevinirken kendisi, nişanlısı Sema’nın hamile olduğunu söylediği andaki bunaltısını tekrar yaşar. Nişanlısını nasıl kürtaja zorladığını ve yüzüstü bıraktığını hatırlayıp irkilir. Nedret, Türk aydınlarını, eşini ve anlatıcıyı eleştirir. Toplumdaki adamsendecilikten, kamuoyu yokluğundan, toplumsal düzenin sırf küçük burjuva yetiştirdiğinden söz eder. Böylece değişik görüş ve fikirleriyle, depresif hareketleriyle ev sahibini şaşırtır. Gece, tatsız biter.

Ertesi gün Nedret’e telefon eder. Zafer “memlekete” gitmiştir ve daha sakindir.  Buluşmak için, Nedret arabasıyla gelip onu alacaktır. Kadının kişiliğine dair algısı henüz bulanıktır. (Hamileliğin ilk aylarında sıkça görünen sinirlilik ve depresif halleri…)

Nedret onu, Yenikapı’daki salaş bir meyhaneye götürür. Meyhanede, bir kız ve delikanlıdan başka kimse yoktur. Anlatıcımız, serserilerin, küçük sokak kızlarının, genç orospuların gelip gittiği, kavgalı, hıçkırıklı bu yerlerin nesini sevdiğini anlamak ister.  Bu insanlardan, kirlenmiş hayattan, ilişkilerin bunca acımasızlığından söz ederler. Bu ortam içinde doğacak çocuğun yazgısını tartışırlar. Daha çok Nedret konuşmaktadır. Bu insanların bilinçsiz de olsa düzene karşı çıkışlarından bahseden Nedret, sinirli ve ağlamaklı bir sesle “Onları aşağılayarak, küçümseyerek ezik hayatlarına boyuna ölüm serperek neyi tanıtlıyoruz?” diye sorar. Nedret’in nasıl bir dünya istediğini, Cek Cansın’ın kim olduğunu, yakın geleceğin ne gibi tehlikeler içerdiğini bir türlü bilemez. Nedret, asla karısı olamayacaktır. Ona dokunamıyor, kucaklayamıyor, öpemiyordu. Acı veren bu tuhaf aşkın sonu yoktu.

BAY CEK CANSIN

Doğumdan kısa bir süre önce Bay Cek Cansın İstanbul’a gelir. Nedret, Cek Cansın’ın yanında inanılmaz bir dinginliğe kavuşmuştur. Anlatıcımız şaşkındır. Cek Cansın, sahaflarda, devlet ve üniversite kütüphanelerinde, notlarına bakarak bir sürü belge toplar, eski yazı kitaplar alır. Yüksekkaldırım’daki Matmazel Ester’in kitapçı

dükkânına giderler. Oradan, ilk posta pullarından derlenmiş bir koleksiyon satın alır. O da resimli ve gizemli bir kitap aradığını söyler Matmazel Ester’e.

Nedret’le Cek Cansın, onu ziyarete gelirler. İlginç bir adamdır. Zengin ve soylu kültürümüze hayrandır ve Türkçe bilmektedir. Kahramanımızın ve Türk aydınlarının ülkenin durumuna ve halkına karşı ilgisizliğini eleştirir. Kitap okuma oranının çok düşük olduğunu söyler. “Aydınlarınız, mimar ve mühendisleriniz de okumuyor. Ülkenin durumu hakkında yazarlarınız acı gerçeği, asıl değiştirilmesi gerekeni görmüşler” der. Örnek olarak çantasından bir kitap çıkarır ve bazı bölümlerini okur. (Bu, öyküde belirtilmese de, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Teslim” öyküsüdür.) Ülkenin geleceğiyle ilgili tıpkı Nedret gibi karamsardır. Bir felaketi ima eder gibi “Artık çok geç… Artık çok geç diye “ sayıklar durur. Cek Cansın gider. Nedret, kocasına bir oğlan çocuğu doğururken ölür. Anlatıcımız kederli, yalnız ve perişan bir şekilde kendini konağa kapatır. Kimseyle görüşmez. Matmazel Esterin telefonu üzerine gidip Melankolinin Anatomisi kitabını alır ve onunla oyalanır.

MELANKOLİNİN ANATOMİSİ

Cek Cansını havaalanından uğurladıktan sonra Yeşilköy’de yürüdükleri gün çektiği Nedret’in fotoğraflarını, Tünel’deki fotoğrafçıdan alıp piyanonun kapağının altına saklamıştır. Anlatıcımız artık ülkedeki olayları gazetelerden –az da olsa- takip etmektedir.  On iki Eylül öncesi sağ-sol öğrenci çatışmaları hakkında gazetelerde çıkan haberleri aktararak çatışmaların anatomisini vermeye, nedensellik bağlarını kurmaya çalışır. “Politika topraktır, pazardır” diyen Cek Cansın’ın olaylarla ilgisi neydi? Ülkesinin çevirdiği entrikalardan haberdar mıydı? Rüyada görmüş gibi anlatılanlar müthiştir. Cek Cansın çantasından çıkardığı otomatik silahları gençlere satar. Zaferin babası kayısı paralarını bu pazara transfer eder. “Kimin eli kimin cebinde” belli değildir. Melankolinin Anatomisi’ndeki korkutucu illüstrasyonlarla oyalanıp durur anlatıcı. Kalfa Kevser Hanımdan başkasını görmek istemez.

197* yılının sonbaharında Kevser Hanım, Zafer’le bir kadının görüşmek istediklerini bildirir. Kabul etmez ama Zafer’in yanındaki kadını merak eder. Tavanarasının penceresinden onları görür. Zafer’in yanındaki kadın, eski nişanlısı Sema’dır. Sema’yla Zafer’i eflatun bir gün ışığı siler. Çılgın gibi aşağıya koşar. Piyanonun kapağı altıdaki fotoğraflara bakar. Her şey yerli yerindedir. Bir farkla; fotoğrafta Nedret’in yerinde Sema vardır. (Niçin? Bunu da sen söyle ey sevgili okur!)

Nedret bir metafor muydu? Onun ölümüyle, devletin şefkatli ve anaç yüzü “Devlet Ana” da ölmüş ve HALK “On iki Eylül darbesi Tosuncuğu”nu kucağında mı bulmuştu?

Selim İleri, Kapalı İktisat, Notos Kitap Yayınevi, İstanbul, Eylül 2007, 77 sayfa

Diğer yazılar...

Yorumlar