Eksi Bakiye

Annesinin ölümünden sonra, anne mirası kedisiyle yalnız yaşıyordu Süleyman
Hiçgülmez. Bankanın muhasebe servisinde çalışıyordu ve yeni yılı,
yeni yaşıyla birlikte erkenden, tek başına birkaç kadeh brendiyle geçiştirdi.
Hemen her zamanki gibi akşam on iki sularında yattı ve hemen uydu.
Gecenin bir vakti aniden uyanınca birdenbire değişti her şey! Kıpırdayamadı
yatağında. İniltisi, vücudundaki her organın, organlarındaki her dokunun,
dokularındaki her hücrenin iniltisiyle birlikte kulaklarında çınlıyordu.
Gecenin köründe, kırık-dökük bedeninin hangi organını hareket ettirmek
istese, duyduğu acı karşısında kıpırdamadan öylece kalmayı yeğledi. Ne
oldu bana böyle? İçkiden mi acaba diye düşündü… Olamazdı. İki gündür
akşamları aldığı brendiden artanı içmişti. Beyni, üstünde kirpi geziniyor,
iğneleri batıyormuş gibi acıdan kıvranıyor, başı zonkluyordu. Ne biçim ağ-
rıydı bu böyle?! Dur durak bilmiyor, düşünmek bile acılarını artırıyordu.
“Hiç olmazsa düşünebiliyorum” diye teselli buldu. Sanki rüya felcindeydi
ve yatağında bir türlü kıpırdayamıyordu. Bir kıpırdayabilse?! Ya da şöyle
okkalıca bir bağırabilse… Her şeyin sona ereceğine, kâbusun biteceğine
kendini inandırmaya çalışıyordu. Gerçek hayatta böyle bir şey olamazdı ve
olsa olsa kâbus görüyor olmalıydı.
Yattığı yerden dışarısı görünüyordu. Avrupa yakasını, sahil yolunda hareket
halindeki arabaların ışıklarını, arada bir Boğaz’dan geçen gemilerin hayalet
gölgelerini görebiliyordu. Görüyorum, acı duyuyorum, düşünüyorum,
öyleyse hayattayım diye düşündü. Kâbusta değildi… Hatta işitebiliyordu
da. Bir ara, dış kapının ardından kedi miyavlamasına benzer bir ses mi
duymuştu, yoksa zonklayan beyni hayalet sesler mi yaratıyordu, bilemedi.
Kedisi kaybolmuştu ve iki haftadan beri hiçbir yerde yoktu. Sokakta,
parkta, çevrede aramaları sonuç vermemiş, kedisi hakkında kimseden bir
haber alamamıştı. Dönmüş olması ihtimali üzerine, birden kedi sıcaklığı
kaplayıverdi içini. Bütün hafta, giderek soğuyan yağışlı hava, dün öğleden
sonra kara dönmüş, yatmadan önce dışarıya baktığında her yer beyaza kesmişti;
kar, yılbaşı gecesini onurlandırıyordu. Kış – kıyamette kedicik, sıcak
yuvasına dönmüş, ona kapıyı açması için miyavlamış olabilir miydi? Kendi
acılarıyla o kadar meşguldu ki, duyduğu bir ses varsa gerçekten, tam algılamamış
olmalıydı. Ya gerçekten kapının önünde kedisi bekliyorsa? Kapının
açılmasını ümitle bekleyen üşümüş kedinin tasavvuru bile yüreğini burktu.
Hay Allah… diye söylendi. Hızla yorganı yana doğru itti, yatağında doğ-
rularak oturdu. Aynı anda “Ah..h!” iniltisi fırlayıverdi boğazından. Acıdan
mı, yoksa hareket edebilmesine duyduğu şaşkınlıktan mı inlediği belli değildi;
ikisi de aynı anda vardı ve gerçekti. Oturduğu yerde öylece durup
miyavlama, kapıyı tırmalama gibi bir ses bekledi, “çıt” çıkmadı. İkircikliği,
huzursuzluğunu artırdı.
Hareketsizlik, acı karşısında bedeninin tercihiydi bir bakıma. Gerçekten
kıpırdamak, hareket etmek, eyleme geçmek istiyorsa, acıyı göze alması gerekiyordu.
Ve birden sanki çok mühim bir şey keşfetmiş gibi sevindi. Özgür
iradesinin sadece ve sadece “yapmak” fiilinde var olabildiğini kavradı.
İstediğinde hareket edebilmenin ne büyük bir nimet olduğunu derinden duyumsayarak
gülümsedi. Özgür düşünce ve irade, eylem içinde birlikte var
olabiliyorlardı; biri yoksa diğeri de yoktu. Gülümseyebilmesi bile bişeydi.
Bir çeşit “iyi halde olma hali” diye tanımladığı mutluluk hanesi, büyük
oranda eksi bakiye veriyordu hâlâ. Uzun zamandır şöyle bir yürekten güldüğünü
hatırlamıyordu. Memleketin hali, pür melaline gömülü kişisel mutluluğu,
küçücük bir filiz, minik bir sürgün veremeden çürüyüp gidiyordu.
Hemen her şeyle ve kendisiyle sessiz bir didişme içindeydi.
Çevresinde, kendisine katlanacak kedisinden başka kimse yoktu. O da kayıptı.
Bedeni gibi düşünceleri de yorgun düştü. Uyusam… İyi olurum belki,
diye düşündü ama uyuyamadı.
Köşedeki rafta, takvimli elektronik saat 3:39’u gösteriyordu. Yeni yılda üç
saat otuz dokuz dakikalık yol kat etmişiz diye düşünürken dakika göstergesi
kırk olmuştu bile! Ne illet şeydi bu zaman denen şey! Kimseyi umursamıyor,
dur durak demeden, yorulmadan akıp gidiyordu. Yatağında, kıçının
üzerinde robotsu bir hareketle döndü ve ayaklarını “altın postunun” üzerine
basarak doğruldu. (Açık kahverengindeki bukleli tüyleri, güneş ışığında
altınsı pırıltılar saçan, sıradan koyun postuna öyle diyordu.) Acıdan bağırmamak
için dişlerini sıktı, kapıya ulaşmak için üç adım, bilemedin dört
adım atması yeterliydi. Yürüdü. Kemiklerinden çıtırtılar geliyor, çatlayıp
kırılıyorlardı… Belki de…
Kapıyı açtı. Koridorda yalpalayarak yürüdü. Mutfak ışığını açık unutmuştu
her zamanki gibi. Dış kapıyı yavaşça açtı. Paspasın üzerinde kıvrılıp yat-
mış kedisiyle karşılaşacağından o kadar emindi ki, kapı aralanır aralanmaz
bacaklarına sürtüneceğini hayal ediyordu. Aralık kapıdan başını uzattı. Ortada,
hele de paspasta öyle kıvrılıp yatan bir kedi yoktu! İnat etti, “pisi pisi
pisi” diye nafile bir ısrarla olmayan kedisini çağırdı durdu. Gelmedi kedi.
Kapıyı kapayıp mutfak lambasının açık kalmasına aldırmadan, ara sıra koridorun
duvarlarına tutunarak yatak odasına döndü. Üst üste koyduğu yastıklara
sırtını dayar dayamaz öyle bir “Ahhh!” çekti ki, duvarlar sarsıldı…
Elektronik saatin camı tuz – buz oldu. Tavandaki lamba çılgınca sallanmaya
başladı… Kabartma motifli alçı yuvarlağıyla birlikte yere düşünce…
Şıngırdadı. Balkon kapısının camı, boydan boya ortadan “çat!” diye yarıldı.
Olan biten her şeyin o an, ondaki etkisi aynıydı… Olmuş ya da hayal etmiş
fark etmezdi. “Batsın bu dünya!” diye mırıldandı. Dudak büktüğü arabesk
müziğinden bu şarkı, şu andaki ruh haline “cuk” oturmuştu. Karanlık dü-
şüncelere savruldu. Yalnız böyle bir hayat, sürdürülmeye değer bir hayat
mıydı? Yeni bir hayat mümkün müydü? Nasıl bir hayat istiyordu? Üç – dört
saatten beri artık yeni olan yıl, hayatına ne gibi yenilikler katacaktı ki? Katar
mıydı? Zaman, Noel Baba mıydı ki, heybesinde armağanlar getirsindi?
Bunlar soru değildi, karşısında duran kendisine, başkalarına ve herkese savurduğu
yumruklardı sanki. Düşünce âleminde, dünyanın altını üstüne getirebilen
mitolojik kahraman gibiydi. Ve bu, gerçek hayatının tekdüzeliğinde
ona iyi gelmiyordu artık!
Bunları düşünürken birden yatağının ucuna ilişmiş yaşlı bir adam fark etti.
Ayyy… y! diye çığlık attı. “Ödlek!” dedi yaşlı adam. Başında motosikletçi
kaskı vardı. Burnuna takılı hortumlar, sırtındaki tüpe bağlıydı. Motosiklet
sürücüsü giysileriyle, dünyalıdan çok uzaylıya benziyordu.
“Sen de kimsin? Nasıl girdin buraya?”
diye haykırdı. Sesi, kızgınlıktan çok korku yüklüydü.
“Ben, sen’im ve sen, kedine seslenirken içeriye girdim de, ruhun bile duymadı”
dedi adam alaycı bir tavırla.
“Sen bensen, ben neredeyim?”
“Sen de benim karşımdasın!” Düpedüz alay ediyordu mendebur bunak.
“Nasıl olur… Sen yaşlısın, bense henüz kırkındayım?!”
“Ben, senin kırk sene sonraki halinim.”
Kuşkuyla baktı yaşlı adama.
“Gelecekten geldiğine inanmamı mı istiyorsun?”
“Hayır… İnanmayacağını biliyorum. Geleceğin şimdide inşa edildiğini
bilmiyorsun çünkü.”
“Saçma! Öyle olsaydı gelecek olmazdı. Yarın, gelecek hafta, ay ve yıl da
olmazdı.”
“Onlar, insanoğlunun ortaya attığı zamana dair ölçü birimlerinden ibaret
izafi varsayımlardır.”
“Ben, kırk sene sonraki sen olmak istemiyorum. Sadece tüplerle soluyabildiğin
dünyanda olmak da istemiyorum.”
Yaşlı adam, sen bilirsin… Nasıl istersen anlamında ellerini yana açarak,
“Belki geleceğini inşa etmek için eyleme geçmen gereken an… Bu andır!”
dedi ve ellerini henüz genç olan kendisine uzattı.
“Nasıl yani?” dedi genç adam. Yatağında hafifçe doğruldu, yaşlı hâline merakla
bakıyordu.
“Ben nesneleri hareket ettiremem” dedi yaşlı adam. “Kalk ve balkon kapı-
sını aç. Bana kendinden bir şey vereceksin ve sonra ben çekip gideceğim.”
Kendisine uzanan elleri tutarak ayağa kalktı genç olanı. Gelecekten geldiğini
ima eden yaşlı kendisiyle karşı karşıya duruyordu. Genç olan, içindeki
bir şeyin karşısındaki yaşlı hâline aktığını hissetti. Gerçeği tüm açıklığıyla
gördü. Balkon kapısını açtı. Balkonun korkuluğuna kadar el ele yürüdüler.
“Hoşça kal” dedi yaşlı olan.
“Dur… Ben yatağıma yatmadan gitme” dedi genç olan. Döndü, yatak odasına
geçince, balkon kapısını kapadı. Yatağına girip sırtını yastıklara dayadı.
Bir ağrı hissetmiyordu artık. Yattığı yerden “güle güle” dedi yaşlı kendine.
Öteki, elveda niyetine el salladı… Döndü, zıpladı ve bir ışık yumağı gibi
göğe yükselmeye başladı. Işık uzaklaştıkça, kırkıncı yeni yılının ilk gününde,
yatağından yaşlı hâlinin bıraktığı ışık yolunu izlerken, hissizlik gelip
ayak ucundan dizlerine, oradan karnına ve göğsüne doğru hızla yükselmeye
başladı bizimkinin. Sonra, hissizlik gelip kalbine dayandı, ardında yokluk
bırakarak beynine yürüdü, düşüncelerini silip süpürdü. Gözleri, olan biten
her şeyi kaydediyordu hâlâ. Işık, geniş bir yay çizerek tepe noktasında havai
fişek gibi patlayarak rengârenk ışık patlangacına döndü. Her bir ışık parçası
boşlukta süzülerek kaybolurken, gözlerin odak noktasında bir kara delik,
tüm görüntüleri hızla içine çekti. Ve sonra, evreni ıssız bir karanlık kapladı.

Diğer yazılar...

Yorumlar