Kaybolan Fotoğraflar

“Niçin kaybolmuş fotoğrafları arıyorsun?

Elinde bir makinen var. Görüyorum.

Yeni fotoğraflar çeksene. Hatta o kaybolan fotoğrafları…

– Ama onlar hayallerimdi.”  

Ferit Edgü

Yağmur yağıyordu. Toprak çamura dönüyordu. Kestaneler dikenden yuvalarında uyuyordu. Yolun aşağısında kalan eve üç duraklı merdivenle iniliyordu. On basamak, dur; on basamak daha, soluklan; on basamak ve işte karşında: Büyük mü büyük bir bahçe. Çocuksun ya, cennet o bahçe sana. Bak, az ileride incir ağacı. Aman dikkat, incirden düşen iflah olmaz derler eskiler, ben bilmem. Hiç düşmedim. İncirden ama… Fasulyeleri gördün mü, nasıl da sırığa sarılmışlar, nasıl da güzeller. Az ileride marullar var, tazecik. Öyle lezzetli olur ki tadına doyamazsın. Bazen limon sıkardık, arada sirke dökerdik. Domatesin yağa karışan suyu olurdu da ona banardık ekmeklerimizi. Dünyanın en güzel yemeği olurdu o.

Bir sofra başıydı fotoğraf; tüm aile aynı masada. Tabaklarda tarhana çorbaları, emaye tencerede bekleyen peynirli makarna. Sofranın ortasında da suyuna bandığımız salata… Bulmalıyım onu. Senden anlamanı beklemiyorum, sadece bulmama yardım et…

Yan yana iki bahçe… Ayıran küçük bir dere… Öyle küçük ki belki de yağmur suları doldu bir çukura ve bir daha çıkamadılar oradan. İçinde kurbağaların oynadığı, vırakladığı bir dere. Kış olup da kar yağmaya başlayınca, sesleri kesilirdi kurbağaların, dere donardı çünkü ve ben hep merak ederdim o küçük kurbağalar nereye gitti diye. Kar öyle bir yağardı ki çocuk boyumuzla gömülürdük içine. Bir yokuşumuz vardı; uzun bir yokuş. Sokağın tüm çocukları o yokuşun başından kayardık altımızda bakkal poşetleri. Dünyanın en güzel kar tatili o zamanlardı. Kahkahalarımızı kar emerdi, botlarımıza kar suyu girerdi üşürdük, ne üşümesi donardık da devam ederdik oynamaya. Yokuşun bitiminde merdivenler başlardı, işten dönen babalar hep o merdivenlerden gelirdi eve. Bir gün o yokuştan kaydım yine. Kaydım, kaydım ve babam işten erken gelmiş eve, o merdivenlerde karşılaştık onunla. Her gün gördüğüm babamı, oyun oynarken görünce çocuksu bir gurur kapladı içimi. “Babam geldi. Ben eve gidiyorum.” Babamın elleri, kardan buz kesmiş ellerimi ısıttı oracıkta. Eve gittik. Tahin helvası getirmiş babam. Israrlarıma dayanamayan annem de koca bir parça kesip verdi elime. Yedim ve doğru yokuşa yine…

Sıradan bir fotoğraf değil o. Öylesine çekilmedi. Her gün, elimizde telefonlarla kendi kendimizi çektiğimiz fotoğraflara bakıyoruz. Renkleriyle, şekilleriyle oynuyoruz. O fotoğrafların hiçbir yeriyle oynanmadı. Onlar bir kâğıt parçasında mürekkep lekesi değil; onlar tamamen gerçek.

Evin içinde yedi-sekiz basamaklık bir merdiven. Alt kat mutfak; giriş kapısından doğruca mutfağa girerdik. Merdivenler küçücük bir odaya açılırdı; orada otururduk. Odanın camlarına kapı önündeki elma ağacının dalları değerdi; tarifsiz bir duygu kaplardı içimi. Ah, yaraları çul çaputla sarılmış çocukluk! Hep sevinç yoktu ya, korku da vardı elbet. Hele ki arka oda… Büyük yatağın olduğu, buz gibi bir oda; bir de misafirleri vardı bu odanın: Fareler. Tıkırtılarını duyduğum ama hiç görmediğim fareler. O yüzden sokak kedisini sürekli eve alırdı annem. Sevimli de ailenin bir üyesiydi handiyse.

Fotoğraflardan birinde olacak; sarman şişkocuk bir kedi. Bana yardım edersen belki daha çabuk bulabiliriz onu.

Hani zamanı durdurmak istersin ya, akmasın dursun hep o anda; işte dalları cama değen elma ağacını her izlediğimde yaşadığım. Kimseler inanmaz on yaşında bir kız çocuğunun zamanı durdurmak isteyeceğine. Ben biraz eskici ruhluyum; o yüzden geçmiş hiç geçmiyor. Şimdiyle birlikte birbirlerine paralel ilerliyorlar. Bu yüzden her ısırdığım elmada dalları cama vuran ağacımızdaki elmanın tadını arıyorum. Şimdi içtiğim her tarhana çorbasında; zemheri kış günü sobanın kıyısındaki masada içtiğim bol baharatlı tarhanayı aradığım gibi. Çocukken tabak tabak içerken şimdi bir kâseden fazlasını kaldırmıyor yüreğim. Daldığım anılar, havadan ağır geliyor da nefesimi tıkıyor. Bir kâse kâfi!

Yerlere uzanan çiçek desenli koyu renk perdeler, kutu kadar evi daha da küçültüyor. Ama camları açtığında kocaman bir bahçeye bakıyor yüzün. Açıyorum camı. Horozla birlikte kalktığın oldu mu? Onunla karşılamak ne güzeldir sabahı. Kim bilir kimin horozuydu, hiç görmedim ama sesi hâlâ kulaklarımda.

Evin bir fotoğrafı vardı, komşunun makinesiyle çekilmiş. Annem bir koluna beni bir koluna kardeşimi almış; gülümsüyor. Bitmeyecek bir gülümseme isterdim; annelerin yüzüne konsun, hiç gitmesin. Bir fotoğraflık olmasın ömrü. Bu yüzden işte, bulmalıyım o fotoğrafı, diğerlerini de.

Kelimelerin kanatları olduğunu biliyor muydun? Uçarlar ve muhâtabının kalbine konarlar. Eski fotoğraflar da kelimelere benzer. Öyle çok şey anlatırlar ki uça uça, nihayetinde muhâtabının kalbinde bir süveyda olurlar. Çözülüp de kana karışırsa o fena; melankoliden, hüzünden ve gamdan yataklara düşersin. Bir âşıklar olur böyle bir de geçmişi sırtından hiç indirmediği çuvalında taşıyanlar. Yine de bulmalıyım onları, sen sanıyorsun ki onlar ağacın yapraklarını döktüğü gibi hayatımızdan dökülüp gittiler. Bir sonraki baharda tekrar çıkacak o yapraklar. Nerede görülmüş giden günlerin geri geldiği? O ev, o bahçe, o sayısız kere inip çıktığım merdivenler… İnsan bir taş yığınını özler mi? Deliymişim gibi bakma bana. O merdivenler, ah çocukluğum, ah bir türlü doyamadığım, ağzıma çalınmış şeker gibi tadı kalmış damağımda, nice sular içtim de almadı tadını.

Unutmam için fotoğrafların kaybolması bir işaret olabilir diyorsun. İyi yanından bakmalıyım, öyle mi? Yeni fotoğraflarla yeni dünyalar, yeni hayaller kuralım. Anlamıyorsun değil mi? Onlar benim hayallerimdi. Geçip gittiği için kıymetli olmadı o zaman. Ben içindeyken de kıymetliydi. O görüntüler, sesler ve kokular şimdi ya zamanın çöplüğünde ya kâinatın bir köşesinde. Belki de bir kara delikte tutuluyordur tüm geçmiş. Beni zerrelerime ayıracağını bilsem de girmek istiyorum o kara delikten. Ha kalbimdeki kara delik ha kâinattaki… Ulaşamadığım ve söz geçiremediğim sürece ikisi de aynı uzaklıkta değil mi?

Haklısın. Yeni fotoğraflarda sen varsın. İleri adım at diyorsun, bakma arkana. Sen de biliyorsun arkama baktığımda hep kaybolduğumu. Yine haklısın, hep haklısın.

Çeşmeden buz gibi akardı sular. Ellerimiz kıpkırmızı olurdu, soğuk yanığı gibi. O çocuk eller buzlu sularda, bugün bu yetişkin elleri ılıtılmış sularda. Konforun içinde rahatsızlığı özlemek… Şimdi penye pijamalar giyip bir pike atıyoruz üstümüze; dışarısı dondurucu soğuk olsa da. O zamanlar buz gibi yataklara girerdik; sıcak tutsun diye önce battaniyeyi örterdik onun üstüne de ölü ağırlığında yün yorganlar. Artık kalorifer diplerine de girsem kedi gibi, mümkünü yok öyle ısınamıyorum. Hislerim, duygularım, her şey ama her şey yağ gibi eriyor o kalorifer peteğinin dibinde, toparlanamıyorum. Bir odada yanan sobanın yaydığı sıcaklığı, bin odayı ısıtan peteklerde bulamamak… Üzerinde ekmek kızartılmayan, mandalina kabukları dizilmeyen üzerine, kestane pişirilmeyen, güğüm kaynatılmayan bir ısıtıcı, söylesene neyi ısıtabilir? Ah, sadece etimi, yalnız derimi!

Hem o fotoğraflarda yaşıyordu herkes… Anla işte, ben iflah olmaz biriyim; hiç incirden düşmemiş olsam da.

 

Diğer yazılar...

Yorumlar