Söyleşi Konuğumuz Pakrat Estukyan “Yalın yazmayı seviyorum”

Hay Hikâyeler kitabınız Sovyetler Birliği’nin dağılması döneminde, Moskova
Flarmoni Orkestrası müzisyenlerinden seksen bir yaşındaki bir kemancının “Kemanla
Protest Solo” öyküsüyle başlıyor. Yazma serüveninizde müziğin özel bir yeri var mı?

Genel olarak hayır, ancak bu öykü için ilham kaynağı Sovyetler Birliğinde sanatın
halka yaygınlaştırılma siyasetine duyduğum hayranlık ve birliğin çöküşü ile sanatın
da ağır bir darbe yaşayacağı düşüncesi olmuştu.

Aynı dönemde Yerevan’da geçen “Aman Balam Üşümesin” öyküsünde enerji yokluğu
nedeniyle soğuktan bebeğini yitiren bir babanın çaresizliği ve şaşkınlığı anlatılıyor.
“Üstelik telaffuz ettiği seslere göre, dudak hareketlerine bağlı olarak sürekli değişen
buhar salkımları salınıyordu. Hamlet’e çok matrak gözüktü bu hal, derin üzüntüsüne
rağmen.” Olağanüstü acılı anlarımızda yaşadığımız ama pek yüzeye çıkmayan bu
çatışmalı duygu durumunu nasıl yakalayabiliyorsunuz?
Benzer absürd durumlar hayatta sıkça karşımıza çıkıyor. Çoğunu doğal olarak fark
etmiyoruz, ama bazen de bu gözlemlerden mizahi bir şey çıkabiliyor. Yıllar önceydi,
dedemin cenazesini defnetmiş, mezarlıktan dönüyoruz. Alkolik bir akrabamız vardı,
mesleği şoförlük. O sıralar bir kamyonet kullanıyordu. Mezarlık dönüşü her kes bir
araç bulmuşken o da iki papazı almıştı kamyonetine. Üzerinde “yük ve eşya taşır”
yazılı kamyonette papazları görünce annem ve teyzem kıkırdamalarına engel
olamamış kahkahalarla gülmüşlerdi bu tabloya. Bir yandan da birkaç dakika evvel
babalarını gömmüş olmanın yol açtığı yakışıksızlık ezmişti onları, “Bir gören olsa ne
der?”
Bu kitaptaki öyküleri Ermenice kaleme aldınız, sonradan Türkçe’ye çevirdiniz.
Çeviriden sonra anlatım eksikliği duyumsadınız mı?
Neyse ki çevirmen disiplini ile yapmadım bu işi. Metne sadık kalmak zorunda
olsaydım anlatım eksikliği yaşardım.
Amerika’ya yerleşmiş iki kardeş ve anneleri arasındaki değerler çatışmasına
değiniyorsunuz “Vehanuş Üçlemesi” adlı öykülerinizde. Sizce insanlığın temel
değerlerinin aşınmasında özel olarak göç olgusunun payından söz edilebilir mi?
Bu öykülerdeki en önemli çatışma kaynağı yabancılaşma. Diaspora toplumlarının
daha muhafazakâr olmaları da bu yabancılaşmaya karşı geliştirilen dirençten
kaynaklanıyor. Bu konuda o kadar çok yaşanmışlık var ki…
İlk öykünüz yayımlandığında ne hissettiniz? Nerede yayımlandı?
İlk öyküm bir okul derneği yayını olan “Nor San” dergisinde yayınlandı. Yazdığımı
basılı haliyle okuduktan sonra “keşke şu cümleyi öyle değil de şöyle yazsaymışım”
duygusu bu güne değin yakamı bırakmıyor.
“Yazarken içten ve yalındır. Onun eserlerinde, süslü tabirler aramak boşunadır;
aslolan, öykünün bütünü ve konudur.” Hay Hikâyeler, William Saroyan’ın bir
kitabının (Aram Derler Adıma, Aras, 2017) girişindeki bu cümlelerin, sanki sizin için
yazıldığını düşündürüyor. Zohrap’la benzerliğinizden de söz etmek mümkün. Ancak
her iki yazarla karşılaştırıldığınızda, daha sarsıcı bir anlatımınız olduğuna katılıyor
musunuz?
Yalın yazmayı seviyorum, basit sözcükler ve kısa cümleler. Ağdalı bir üslup benim
işim olamaz. Ruhi Su nasıl türkü söylüyorsa, Agop Arad nasıl resim yapıyorsa benim
anlatım da öyle olmalı. Öykülerimde sarsıcı izlenimi veren çoğu zaman anlatılan
hikâyenin gerçek olan yanıdır. Öykülerimde çoğunlukla gerçek bir olaydan yola
çıkmış, ardından bu olayı betimlemek için kurmaca bir ortam tasarlamışım.
Agos gazetesi köşe yazarlığı ve Ermenice sayfalar editörlüğü yazma serüveninizi
nasıl etkiliyor?
Köşe yazarlığı her zaman ilgi duyduğum bir alan olmuştur. Verili bir vuruş sayısı
içinde meramını anlatmak, kısıtlayıcı olduğu gibi özlü yazmaya da yol açtığı için
oldukça değerli. Sayfa editörlüğü ise dile karşı, onun kurallarına karşı ilave bir
hassasiyet gerektiriyor. Ancak öyküler yazmamı da sekteye uğratan bir yanı var.
Ayrıca son zamanlarda yazmaktan çok konuşmaya zaman ayırmak durumundayım
(konferanslar, paneller vs.)
Okumayı sevdiğiniz yazarları paylaşır mısınız?
Gazetedeki işim bu konuda da belirleyici oluyor. Çoğunlukla yeni çıkan kitapları ve
genç yazarları okuduğum söylenebilir. Hal böyle olmasa Mihail Solohov romanlarını,
Jack London’un kuzey hikâyelerini, Kemal Tahir romanlarını bir kez daha okumak
isterim.
Zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Röportajı Yapanlar: Meltem Uzunkaya-Zeki Paralı

Diğer yazılar...

Yorumlar