Söyleşi Konuğumuz Mine Söğüt “iyilik tarifini yapan ve o tarifin kıyısına uğramadan yaşamaktan gocunmayan bir türüz!”

Ağustos Temamızı “Keçileri kaçırmak”  olarak belirleyince aklımıza siz ve kitabınız Deli Kadın Hikâyeleri geldi. Bu sayımızda başlığımız altında sadece akıl hastalığı olarak delilik değil, normalden, geçerli olandan, yaygın olandan tüm sapmalar yer almakta. Neredeyse her birimiz travmalarla, arazlarla, yoksunluklarla, kıyısına kadar geldiğimiz bir cinnet haliyle malulüz. Hani şarkıdaki gibi “masum değiliz hiç birimiz.” Galiba akıllı da değiliz hiçbirimiz. Kendi deliliğine, karanlığına, çılgınlığına bakabilen biri olarak ne dersiniz?

Evet masum değiliz, akıllı değiliz ama en korkuncu “iyi” değiliz. İyi ve kötü her ne kadar tartışmalı birer felsefi kavramsa da en kabasından, günlük hayat ölçülerinde baktığımızda iyilik tarifini yapan ve o tarifin kıyısına bile uğramadan yaşamaktan gocunmayan bir türüz.

Tacize, tecavüze, şiddete, kıyımlara daha çok maruz kalanlar kadınlar ve çocuklar. Yine güçle ilgili tabii.  Adı üstünde kadınların hikâyeleri. Kadınlar deliliğe, cinnete, çıldırma haline daha mı yatkın, yoksa deliren kadınların hikâyeleri daha mı yakıcı?

Bu bir iktidar meselesi. İnsanlık bu çağında birbirine eril bir vahşetle hükmediyor. Ama bu dişil bir vahşet olmadığı, olmayacağı anlamına gelmez. İnsan kadınıyla erkeğiyle vahşete yatkın, vahşeti onaylayabilen, vahşeti kullanabilen bir varlık. O yüzden bunlar bugünün hikâyeleri ama sadece kadınların hikâyeleri değil. Kadın ve erkeğin, tüm insanlığın ortak ve sert hikâyeleri. Kadınlarda beden bulan delilik aslında toplumun deliliği, ahlakın ve değerlerin deliliği.

Devirleri geçip gitmiş, hezeyanlı, evini yakan yaşlı madamlar, anadan babadan geçen genetik hastalıklar gibi ebeveynlerden evlatlara geçen intihar olgusu, aile içi şiddet, cehennem yaşantısı içindeki ev içleri, üvey babaların ensesti, doğurmak, emzirmek, ailelerde kuşaktan kuşağa aktarılan kara yazgılar, bazen annelerinin kefaretini ödeyen kızlar, bazen de tersi, anneler, kızları ve torunları. Aile kimi zaman tam da cinnetin başladığı yer sanki. 

Aile, iktidar denilen ve her haliyle faşist olan insanlık halinin çekirdeği. Orada modellediğimiz ve onayladığımız hatta kutsadığımız değerlerle katlayarak çoğalttığımız sistem devletlere varıyor ve bu mekanizma insanlığın hem mağduru hem de efendisi olduğu o büyük kâbus için tıkır tıkır işliyor.

Deli Kadın Hikâyeleri, delirtilmiş çıldırmaya zorlanmış kadınların bir çığlığı. Sanki delirmekten başka bir seçenekleri yokmuş gibi. Şiddetsiz, barış içinde, incitmeden, eşit ilişkiler yaşayabilecek aileler ve toplumlar yok mu? Bu konuda umutsuz musunuz?

Öyle toplumlar ve o toplumlarda öyle aileler var tabii ama o toplumların ve ailelerin saadeti başka toplumların ve ailelerin acısına bağlı. Mevcut düzende ancak bir sömürgeciyseniz refaha ulaşabilirsiniz. Bir yerlerde savaşlar, açlık, çocuk işçiler ve siyasal karışıklıklar olmalı ki sizin ülkenizde demokrasi olabilsin, ekonomi işlesin, özgürlüklerden bahsedilebilsin. O yüzden umutsuzum. Kapitalist bir dünyada umutlu olmayı da anlamsız buluyorum. Az gelişmişlikten çok gelişmişliğe geçmenin bedeli o ekonomik sistemin bir parçası olabilmekten geçtiği sürece insanlık bir umuttan bahsedemez.   

Öyküleri okurken arka arkaya sıralanan aynı sözcük dizinlerini, bir ağıt gibi okuyorum ve sesinizi çığlınızı duyuyorum. Öyküyü kendinizi acıta acıta,  kendinize vura vura yazmış gibisiniz. Öykü bitince nasıl iyileşiyorsunuz?

Ben hep iyiyim ve ben hep çok kötüyüm. Bir geçiş yok. Birbirine tezat iki hal bünyemde sabit. Bir yandan, biraz şansım çokça da tercihlerim sayesinde yaşadığım sağlıklı ve mutlu ve farkındalıklarla dolu bir özel hayatım var; diğer yandan da bildiğim, hissettiğim, değer verdiğim, arzuladığım, hayal ettiğim dünyaya hiç ama hiç benzemeyen, aklımın almadığı, beni dehşete düşüren korkunç bir hayatın içinde yaşıyorum. O yüzden hiç hastalanmıyorum, hep hastayım ve hiç iyileşmiyorum, hep iyiyim.

Kitabınızdaki öyküler sarsıcı ve rahatsız edici. Doğal olarak kumsalda, yaz tatilinde okunacak kitaplardan değil. Sizin nasıl bir okuyucu kitleniz var ve bu kitaptaki öyküleri içi daralmadan nasıl okur bu okuyucu?

Kitaplarımı sevmediklerinden değil dayanamadıklarından, katlanamadıklarından dolayı ellerinden atan okurlar olduğunu biliyorum. Ve onları anlıyorum. Haklılar. Gerçeklerle bu kadar sert bir şekilde yüzleşmek herkese göre değil. Şart da değil. Ama bazı bünyeler de bu yüzleşmeden besleniyorlar. Onlar soruları olan insanlar. Sorulara cevap ararken en karanlık sokaklara girmekten çekinmeyen insanlar. Sanırım biraz cesaret istiyor benim yazdıklarımı okumak ve bolca da güç. Onlar da içleri daralarak okuyorlar ve benim gibi, farkındalığın çok ama çok önemli olduğunu düşünüyorlar.

Çok klasik olarak sormam gerekirse sizi en çok etkileyen yazarlar ya da kitaplardan söz etmek ister misiniz?

Her dönem farklı yazarların peşine düşebilirsiniz ama erken yaşlarınızda sizi etkileyen yazarlar en önemlileridir. Ben çok küçük yaşta Nazım Hikmet ve Behrengi okuyarak aşılandım. Gençliğimde Beckett, Camus, Dostoyevski gibi yazarların peşinde dolaştım. Leyla Erbil’e başka, Sabahattin Ali’ye başka kapıldım. Edip Cansever’e hâlâ âşığım.

Son dönemde hangi türde yazmayı sürdürüyorsunuz? Nasıl bir yazma pratiğiniz var?

Şu sıralar bir romanı bitirmeye çalışıyorum. Disiplinsiz, avare hatta tembel bir yazarım. Kendimi çok zorlamadan çalışırım. O yüzden yazma sürecinde kırlarda, sokaklarda, yani hayatta çok oyalanırım.

Kiltablet Öykü’ye göz atmayı düşünür müsünüz bundan sonra?

Tabii ki, merakla…

Söyleşiyi Yapanlar: Meltem Uzunkaya-Zeki Paralı

 

Diğer yazılar...

Yorumlar