Taşların gölgesi uzadıkça içimi, kesik, soğuk bir nefes kaplıyor. Ne yaparsam yapayım kendimi avutamıyorum.

“Yeni” denilebilecek hiçbir şey yok. Kar yağmıyor, yağmur da yok, güneş bile çekildi. Bulutta yok. Soğuk bir gece kalaysız bir tepsi gibi ay var.

İsteksiz bakıyorum her şeye. Oturmuşum akrebin üstüne, düşünüyor ve hatırlıyorum. Yavaş yavaş, eskiye doğru yürüyorum. Geleceğin yolları tıkandı. Kaldırılamaz bir enkaz kopup geldi dağlardan, elimden aldı yeni doğanımı. Ben ufacık bir kızken diye başlayan hikâyeler uyduruyorum kendime, avuntu.

Ben, daha bu ölü doğumu yapmadan çok çok önce. Bacaklarımın arasından böyle mosmor bir çocuk sıvılara karışıp ebenin ellerine cıvık sarı, yeşil, mor bir kordonla doğmadan önce, çok öncelerde ben… Ah ben!

Ebe orta yaşlı beyaz tenli bir kadın, sesinden suskunluğun çatallaşmasını temizleyerek “Pek güzel bir kızmış, görmek ister misin?” diye sordu. “Belki sonra,” diye inledim. İnleyen sesim, yabanıl, çatlak bir kadının sesi gibi geldi. Keçi çobanlığı yapan ve kocasından başka kimseyi görmemiş konuşmamaktan yabanileşmiş korkusuz bir kadın, ama ben o değildim. Korkak şehirli her şeyden ürperen, cesaretsiz bir kadınım ben. Taşların, kayaların gölgesi yürümeye başladı ayakucumdan, ağır soğuk bir gölge, ezici. Yeni doğanın kabuklanıp kalkmış mor ayak derisini, içine yumulmuş ayak tırnaklarını gördüm.

Bacaklarımı ayırmış bu korkunç masada yatmaktaydım. Bizi birbirimize bağlayan kordonun, kıvrımlı, kaygan, uzun damarların ucunda metal bir pens parlamaktaydı. Uzanıp o pensi alsam ve ucunu açsam bebek gibi bende… Diye düşünmeden çok çok önce ben ah ben! Ah ben! Ebe kadının dikkatli bakışları altında yatmaktaydım. Bir yandan bebek için gerekli işlerini tamamlıyor bir yandan da beni süzüyordu.

Giydiği forma kana bulanmış, benim kanım ve sıvılarım, terliğine damlıyordu ve bu bizi birbirimizin hiçbir şeyi yapıyordu. Benim kanım canımdan can koparan, gece gündüz hayalini kurduğum bebek ellerindeydi. Bu kadını bir daha göremeyecek olmam yıllar sonra unutacak olmam garip değil mi? Saçını tutturduğu siyah taşlı tokayı, saçlarının beyazlığını, kalçasının yere yakın güçlü duruşunu, beyaz tenini unutacaktım. Adını sorsam ne olacak, iki, bilemedin beş yıl içinde bu an silinecek, “ben” kalacaktım aklımda, bu masa, ömrü erken sonlanmış ilk kızım, tırnakları, o beyaz el kalacaktı aklımda.

Ebe, bebeğin doğum saatini ölüm saatiyle aynı işlerken ayak tabanının mor mürekkeple izini çıkardı. O zaman ben bir mucize düşledim. Sarıldığı beyaz bezin altında belli belirsiz bir nefes görse ebe. Beyaz yüzü gerilmiş kadın düşüncemi anlamış gibi öfkelenmiş olarak döndü bana. Eldivenlerini hırsla çıkarıp fırlattı çöpe. Hareketlerinden isteğimin imkânsızlığını anladım.

Bacaklarımın arasından kanla karışık bir sıvıyla kordon sallanmaktaydı. Bebeği beyaz bezlere sarıp etiketler yapıştırdı. Arkasını dönüp yüzüne avuç avuç soğuk su çarptı, kâğıt havluyla bastırarak sildi. Bir an beni böyle bırakıp gideceğinden korktum. Kızarmış gözlerinden anladım o benden önce ağlamıştı. Kızım için ilk gözyaşını o dökmüş, ağlamasını bastırmak bana iyi görünmek için güç harcıyordu.

“Son bir işimiz kaldı Ahsen Hanım!” dedi. Sabah ezanları başladı birden. İmamların çatallı sesleri saba makamından bir sesle gecenin yüzünü yırttı. İçimdeki çocuğa ait son parçada akıp gidecekti, kolumdaki serumun hızını ayarladı. “Ufak bir ıkınma daha istiyorum” dedi. Dediğini yaptım, ben her denileni hep yapardım zaten, alnının ortasına ufacık bir damla kanım sıçradı. Çocuğun eşi, sıcak pelte gibi akıp avucuna indi. “Bu kadar!” dedi. Kıymetli bir örtüyü tutar gibi avuçlarında tuttuğu et parçasını inceledi, mikrofonların cızırtısıyla bitti ezanlar. Tekrar sessizliğe gömüldü sabahın alacası. Bir anda içim bomboş kalmıştı, bağırsaklarımın yerli yerine geçtiklerini, aylardır sağa sola aşağı yukarı itilen her organımın minnettar bir şekilde yerlerine döndüğünü hissettim.

Ebenin yüzünden bir endişe dalgası akıp geçti. Sadece on saattir tanıyordum kadını, beni hiç yalnız bırakmadığından her hareketini ezberlemiştim. Telaşla “doktoru uyandırın” demeye gitti. O ana kadar kapıda uyuklayan hademe yerinden fırlamıştı, bacağıma bir iğne sapladı, serumun hızını artırdı. Elini vajinama daldırdı. Eliyle çeşme gibi akacak olan kana oluk olmuştu. Bir eli karnımın üstünde dokuz ay boyunca gerginliğini korumuş derimin altında rahmimi ovuyordu. Zamanın kaydığını yavaşladığını tepemde hiç sönmeyen beyaz ışığın kapanmaya yüz tuttuğunu hatırlıyorum. Canım öyle yanıyordu ki, bacaklarımın zangırtıyla titrediğini, ebenin beyaz yüzünün bulanıklaştığını az önce ölü doğan kızıma benzemeye başladığını görüyordum. O bıkmadan ufak çimdikler atıyordu rahmime.

O beni çimdirdikçe ben hatırlıyordum ufak bir kızken ben, sık sık babamı uğurlardık. Uzak şehirlere giderdi babam. Bir gezisinden boyum kadar bir bebek getirmişti bana. Şirin pabuçları yerde sürünen kocaman bir oyuncak bebek. Orlon yünden saçlı, devirdikçe naylon kıvrık kirpikleri kapanan, boncuk mavi gözleriyle boşluğa bakan oyuncak bir bebek. O naylon bebek kış günü kısa kollu elbisesiyle üşütmesin diye, sobada ısıtmıştım ben. Koruyamamıştım bebeğimi, ısıdan yüzünün sağ tarafı ve bir gözü etkilenmiş, şimdi yüz felçli birini andırıyordu. Ben bu bebekle aylarca oynadım.

 

Yatağıma geçtiğimde memelerim taş gibi sarılmıştı, pembe bir gecelik giymiştim. Bu sabahı hiç hak etmediğimi düşündüm. Öğlen olmuştu. Yattığım odada dört boş yatak vardı, tektim. Eşim ayakucuma çektiği sandalyede yatağa kapanmış uyuyordu. Kıpırdamadım. Uyusun. Zaman geçip gitmiş ve ben bir şey kaybetmiştim. Ne! Ne! Düşünmemin yasak olduğu bir şey düşünmüştüm, yakalandım.

Tüm bunlar olmadan çok önce ben küçük bir kızken. Küçücük bir kızken, ben, yaşadığımız evleri hatırlamaya çalıştım. Buradan uzakta bir şeyler düşünmenin iyi geleceğini sanıyordum.

Ebe odaya girdi, tanımadığım biri gibi, iki ilaç verdi. “İç” dedi. Eli, taşları dizen gölgeler gibi soğuk. Buz gibi bir havayı söktüm attım ciğerlerimden. “Zaten unutacağım bu doğumu” dedim. Bunu düşmanca bağırarak söylemiştim, eşim uyandı. Sanki ebenin ya da eşimin bir suçu varmış gibi.

O an hiç tanımadığım bir kadının haykırışı başladı, buzdan sarayının duvarlarını bağırarak, gözyaşlarıyla yıkayarak kıracağını sanan bir kadın. Yatakta iki büklüm olmuş sallanarak ağlıyor hemde kendime küçük yumruklar atıyordum. Ebe kendime vuran ellerimi tuttu. Eşime emanet etti beni, şaşkınlık içindeki eşim sıkıca sarıldı bana. Yeniden, ilk kez sarılır gibi, bedenim temas istemiyordu, “bırak ne olursun,” dedim.

Kaba etime giren iğne canımı yakmadı. Uykuya bıraktım kendimi. Ben küçücük bir kızken diye başlayan, salınımlı, sarkaçlı bir uyku.