Bir Kırgınlıkla Başladı Her Şey…

Üstüme atılan engerek yılanlarından yamadığım örtümle, geceleri bir türlü ısınamadığım, tir tir titrediğim perçik olmuş döşeğimde yaşam mücadelesi veriyordum sekiz dakika öncesine kadar. Terler içinde gördüğüm, gerçeğinden ayıramadığım sanrılarımdan birinde, soğuk gri deniz firkateyninin ardınca uçup gelen mavi kanatlı tropikal bir kuş, gösterişli renklerini sergilemek için evimin önündeki palmiye ağacına konuyordu.

Konuşmaya başladığında anladım; bugüne dek hiç kimse benim hakkımdaki gerçekleri bu kadar yalın ve çıplak yüzüme vurmamıştı. “Öleceksin.” Taaa uzaklarca, yollarca, gecelerce beni takip etmişti. Neden âşıktı bana onu anlatıyordu. Yaydığı karamelli çikolata kokularının arasında, duyabildiğim kadarıyla gagasından şunlar dökülüyordu: “Yanaklarından süzülen güneş, boynuna ulaşana kadar, teninin ışıltısı yüzünden parlaklığını, gözlerindeki sıcaklık yüzünden yakıcılığını kaybeder. Sırf sana değdiği için kendi ateşinin acizliğinden utanır, hayatı ısıtmaktan vazgeçer ve işte sırf senin yüzünden dünya soğur, karanlığa gömülür. 

Ablam tam bir hafta önce zatürreeden öldüğünde, annemin bana bıraktığı mirasın üzerine konmak için, eğer Haymana’dan uzaklaşmazsam beni öldürmekle tehdit eden -kardeşlerim demeye dilimin varmadığı– iki adam, hayduttan bozma iki başlı yoz canavar Baxıeşro ve Şerfi, yine kâbuslarıma girdiler hasta döşeğimde. Alın kısımları söyledikleri yalanlardan, aldıkları canlardan şişmiş, birinin üç gözü diğerinin sivri köpek dişleri var. Tek vücut üzerinde yükselen başları, dünyanın kanını emerken, ablam çıktı ortaya. Bana bakmadan, yüzüme yüzünü eğmeden, bir pençede devirdi iki başlı canavarı. Canım ablam, mis kokulu karamelli çikolata tadında ablam. Uyandım eğer buna uyanmak denirse.

Her bir uzvum, uçsuz bucaksız zeytin ağaçlarının arasında tek başına kalmış dikenli bir çalı gibi hissettiriyor bana.  Sağım solum verimli topraklardan fışkıran yemyeşil yapraklarla doluyken, ben kuruyorum içten içe, acıyla. Ah abla, sen bunun ne demek olduğunu bilir misin? Burnumda koskoca bir yaşam tütüyor peki sen neredesin? Derler ki; zamansız yok oluşlar, ruh sararan güz yapraklarını süpürürken, bedenin kış altında kalıp ölüşü gibiymiş. Senin gidişin de tam öyle oldu; hasta, çaresiz, kırgın, bana dargın…

Evin önünde nihayet siren seslerini duyduğumda saat gece üçü gösteriyordu. Geç gelmişlerdi, bir saat gecikmeli. Artık bu dünyada olmamamın üzerinden geçen koca bir saat. Beni ölüme terk etmelerinin üzerinden geçen yüz altmış sekiz, iltihap kapmış hücrelerimin yavaş yavaş ölmeye başlaması üzerinden geçen yetmiş iki saat. Şimdi içimde onarılamaz asi bir sevinç var. Ölümle tanışalı sadece bir saat oldu ama alıştık birbirimize.

Ablam hastalandığında doktor, iki başlı canavar Baxıeşro ve Şerfi’ye “eğer tedavi edilmezse bu kırgınlığın sonu zatürre, sonra da ölüm” demişti. Ettirmediler, ablamı bile isteye ölüme gönderdiler. Hem de ben barışamadan, yüzünü son kez göremeden. Baxıeşro ve Şerfi’nin o gün cenazede “Gitmeyeceğim, Haymana’yı terk etmeyeceğim!” diye ayak diretip onlara karşı geldiğim için beni ölesiye dövdükleri sonra da ölüme kilitledikleri odada, döşeğimin  başının ucuna günahlarının şahidi o kanlı sopayı koymuştum. Paslı çivilerine bakıp öleceğim günü iple çekmiştim bunca zaman; ölüp, dargın uçan ablamın kollarına konacağım, o iki başlı canavardan intikam alacağım günü.  

Sevdiğim oğlan gidelim buralardan demişti. 

“Yok,” dedim “bırakmazlar beni.” 

“Bulurlar, sana da bana da zehir olur şu küçük yaşam kırıntısı.” 

“Ama,” dedim “N`olur öldür onları olur mu?” Benim için, ablam için…

Eşref’ti adı, çok güzeldi, kamyon üzerinde uykusuzca yol aldığı Almanya’nın tozlu yollarından bana en sevdiğim karamelli çikolataları getirirdi. Ben de gidecektim onunla. Ama on sekizime bastıktan sonra. Annemin, “Her şeyi senin üzerine yapıyorum, ablanı da al kaç buralardan. O cehennem zebanilerine hiçbir şey bırakma. Babanı kanser ettiler, ciğerimi söktüler, hakkım helal değil onlara” bedduasıyla bana bıraktığı mirası alıp, down-sendromlu ablamla gidecektim karamelli çikolatalar diyarına. Beş yaşımdayken, bir gün o omurgasızlar ablamı göle attı. Arkasından da çıyanlar gibi kahkahalarla güldüler. Anlamadım ne olduğunu, öylece baktım yardım etmeden, kimseyi çağırmadan. O günden sonra çekik gözlü güzel ablam benimle hiç konuşmadı. Bana pamuklar gibi baktı, giydirdi, yedirdi ama konuşmadı. on sekizime basmaya iki hafta kala zatürreeye yakalandı ablam. Odaya almadılar beni, yüzünü göstermediler. Külçe gibi ağır kapısının ardından yalvardım konuş benimle dedim. Dayan dedim. Gideceğiz buradan dedim. Beni bıraktığı gün on sekizime basmıştım. Kapıda Baxıeşro ve Şerfi belirdi. Mendebur iki başlı canavar, cenaze namazını kokuşmuş nefesleriyle kısa kestirip ölüyü alelacele gömdürdüler, beni de baba yadigârı çivili katledip, üstüme bir daha çıkamayacağım o demir kapıyı kilitlediler. Mirasa konmak için ölümümü beklediler. 

Şimdi ambulansın sirenine polis sirenleri de katıldı. Ve tam bir saat geçti üzerinden; ruhumun yükselip, Eşref’in köpeklerini Baxıeşro ve Şerfi’nin üzerine saldığını görmesinin, köpeklerine o iki başlı canavarın ciğerlerini tatlı niyetine ikram etmesinin ve yüreğimin tam ortasında alevlenmiş intikam ateşine suların serpilmesinin üzerinden tam bir saat…  

Diğer yazılar...

Yorumlar