Dolu bir boşluğu doldurup boşaltmak işimiz. Ölülerle, gecelerle…”

Melih Cevdet Anday

 

Mutfakta yere saçılmış cam kırıklarını süpürdü. Süpürgeyi yerine koydu. Ellerini yıkadı. Yatak odasındaki elbise dolabından çiçekli elbisesini çıkardı, iç çamaşırlarını değiştirdi. Elbisesini üstüne geçirdi, ten rengi çorabını giydi. Aynanın önünde dizilmiş makyaj malzemelerinden fondöteni eline aldı. Sağ yanağında oluşmaması için dün akşamdan bu yana çırpındığı morluğun üzerine hafifçe sürdü. Buzlar morluğun oluşmasını engelleyememişti. Parmak uçlarıyla yaymaya çalıştı. Of! Acıyordu, bastırmadan parmak uçlarıyla ağır ağır yaydı. Morluk kapanmamıştı. Bekledi. Büyük aynada çekik gözlerine bakamıyordu. Ağlamaktan şişmiş, içi kan çanağına dönmüştü. Ona da sonra bir kılıf uydururdu. Önce, şu yok olası morluğu kapatmalıydı. Evinin çatısını Allah’ın doksan dokuz ismiyle inşa etmişti. Günlük esmasını çekti içinden. Yeniden, durmadan. 

Bir tabaka da kapatıcı sürmek için aynaya yaklaştı. Kapatıcıdan parmağına sıktı, ikinci kat olarak kapatıcıyı yaydı. Yaşadıklarını gizlemeyi iyi bilirdi, söylemezdi kimselere. Yaralarını sosyal maskelerinin arkasında saklardı. Dün kocasıyla evde sıradanlaşan kavgalarına bir de dayak eklenmişti. Sert bir tokat ve sonrasında oluşan morluk tüm ezbere bildiklerini karman çorman etmişti. İş arkadaşlarının, konu komşunun yüzüne bakamaz bir durumdaydı. El âlemin meraklı gözlerinin odağı olmak ve yaşadıklarını tekrar tekrar anımsamak istemiyordu. Anlatacak mecali de yoktu. Ağrısına aldırmadan bir kat daha kremi sürdü. Morluk kapanmıştı, yüzü normale yakın bir renge dönüşmüştü. Gülümsedi. Kendi kendine, her zaman güzelsin, dedi. İhtimamı elden bırakmadan, renk vermeden gülümsemeliydi. Her çatının altında böyle tartışmalar yaşanabilirdi. Hayat ona kasa kasa limon verdiyse, pek tabii o da bol bol limonata yapacaktı. Tozlarını belli etmesin diye eşyalarının üstünü dantel örtülerle örtecekti. Bayatlayan ekmeklerden ekmek tatlısı ya da galeta unu yapacaktı. Yenmeyen meyvelerden marmelatlar, kompostolar yapacaktı. Her duygusunu başka bir forma koyacak, var olan her şeyin geri dönüşümünün kendi çekirdeğinde olduğunu unutmayacaktı. 

Bu çatıya tutunmak için birçok iyi nedeni vardı. Işığa dönüşmek için ne kadar sabrederse o kadar kutsallaşırdı. Göz kapaklarının üstüne incecik bir kalem çekti, dudağına açık pembe bir ruj sürdü. Kırmızıyı seviyordu ama kocası kırmızı ruj sürmesini katiyen istemiyordu. Dağınık saçlarını taradıktan sonra topladı. Solduran gerçeklerin ağırlığından çıkmak zorundaydı, tutunduğu çatıdan kendini görünmeyen boşluğuna bıraktı. Boşlukta ya düşersin ya da uçarsın, dedi. Uçmayı çoktan öğrenmişti. Boynunda yaşam çiçeği kolyesiyle diğerlerinin tırmandığı mecburiyetler yokuşuna doğru uçtu.