Çatılardan sarkan buz sarkıtlarını gizlice uçlarından kopararak yerken mutlu olduğumuz o sarkıtlar gerçekten mutluluk verir mi, sonsuz mutluluğu?
“ Yenge, merhaba, hasta mısın?”
“ Kızınızı geri getirdiysen boşuna, istemiyorum. Madem harçlık vermiyor kendisi baksın.”
“ Yenge, ne dediğini anlamıyorum. Nesrin’i almaya geldim. Nerde?”
“ Babasına yolladım. Param yok. Harçlık vermemiş. Azarlayıp yollamış. Ben de geri gönderdim.”
“ Dayımlardan geliyorum. Nesrin orada yok. Küçücük kızı tek başına o kadar uzak yere yolluyorsun, ya başına bir şey gelirse, hiç mi korkmuyorsun?”
“ Ben ona yabancılarla konuşmamasını öğrettim.”
“ Çocuk ya çocuk, daha çocuk! Dayımlarda yoktu, tekrar bakacağım.”
—————-
“ Dayı, Nesrin sizdeymiş, benden mi sakladınız?”
“ Hayır, yok burada.”
“ Sen harçlık vermediğin için annesi evden atmış, sana göndermiş.”
“ Hayır, buraya gelmedi.”
“ Dayı beni uğraştırmayın, çocuk ortada yok. Bürona geldiğinde azarlamışsın. Buraya da gelmediyse bu çocuk nerede?”
“ Anası yollu, kim bilir nerede sürtüyor.”
“ Bak yenge, sen de yengemsin, o da yengem. Sürekli onun namusuna laf ediyorsun hem de çocuğun yüzüne söylüyorsun. Seni kaç kere uyardım, anlamıyorsun. Onun annesi namusludur, namusuna laf ettiğin çocuk da daha sekiz yaşında. Eğer bir daha bu sözlerini duyarsam, öyle dayım gibi değil, bir vururum, seni duvardan kazırlar. Anladın mı? Bu son uyarım. Zaten sinirim tepemde!
Dayı ne oturuyorsun, kalk, çocuğu, çocuğunu arayacağız. Eğer başına bir şey geldiyse hepinizin benden çekeceği var, korkun benden!”
———————–
“ Yenge akrabalarınıza gitmiş olabilir mi, ya da bir komşuya?”
“ Herkese sordurdum, yok.”
“ Nerde benim çocuğum, kadın, seni öldürürüm!”
“ Ben ikinizi de öldüreceğim. Şimdi karakola gidiyorum.”
——————
“ Çocuğun annesi sen misin?”
“ Evet.”
“ Kızın nerede gerçekten bilmiyor musun, kaç gündür görmedin, evden attığın doğru mu?”
“ Bilmiyorum, iki gün oldu. İşte, şuna, babasına yolladım.”
“ Mecbur muyum harçlık vermeye. Nafakayı çocuk için ödüyorum, senin için değil, çalış karnını doyur.”
“ Sizin kavganızı mı dinleyeceğiz, susun!
Oğlum arayın her yeri evin içini, bahçeyi.”
“ Bakar mısınız, polis bey, ben çocuğun dayısının eşiyim. Bu bahçede oturuyorum. Bu çocuğu annesi iki gün boyunca dövdü, durdu durdu dövdü.
Ben, komşular kurtarmak için çok uğraştık. O hepimizi kovdu. Ben sürekli nöbetteydim, eğer çocuk çok bağırırsa kurtarabilmek için. Sessizce gitti herhalde. Yemek yaparken ya da gece uyurken, duymamışım.”
“ Doğru mu bu söyledikleri?”
“ Ne yapayım, param yok!”
“ Alın bu kadını karakola. Dur. Burası ne, neden bu köpek sürekli havlıyor?”
“ Orası yıkık, artık kiracı girmiyor. Köpek de orayı yuva yapmış, yavruları var, açlar herhalde.”
“ Siz çevreye dağılın, şüphelendiğiniz her yere bakın, herkese sorun. Civar karakollara anons geçin.
Demek, yavruları için! Alalım onları, karakolun kömürlüğünde bakarız, soğuktan da korunmuş olurlar. Oğlum girin içeri. Önce çatıdan sarkan buzları kırın, kafanızı delmesin.”
“ Komiserim, burada bir oda daha var, anne köpek oraya kaçıyor.”
“ Annelerini almadan yavrulara dokunmayın yoksa sizi parçalar.”
“ Komiserim kapı sıkışmış, geçemeyiz, açmaya çalışıyoruz.”
“ Kapıyı açabildiniz mi?”
“ Fazla yüklenemiyorum, sarsıntıdan çatı başımıza çökebilir.”
“ Oğlum, sen çekil, zayıf olan girmeye çalışsın.”
“ Tamam efendim!”
“ Geçtin mi, oğlum!”
“ Geçiyorummm, komiserim, komiserim, çocuk burada!”
“ Ne!”
“ Kapının arkasına sıkışmış.”
“ Yaşıyor mu?”
“ Yüzünde kan var, nabız yok, sanırım donmuş! Ölmüş, komiserim, öimüş!”
“ Hayır, hayır! Çekilin kapıyı ben kıracağım!”
“ Komiserim, dikkat edin!”
“ Karışmayın! Kırıl… Kırıl… İşte kırıldı. Alın çocuğu, ceketime sar, hastaneye yetiştirin. Siz de anneyle babayı nezarete çekin, iyice ıslatın!”