Aramızda ona kısaca “pro” derdik. Profesyonel, çok uzundu çünkü. O kadar belirgin özellikleri vardı ki, alt alta sıralayabilirim.

  • Orta boylu,
  • yüzücü sanısı uyandıran geniş omuzlu,
  • uzun bacaklı [leylek lakabını dahi taşıyabilir],
  • renk ve modeli değişen mokasen ayakkabılarına rağmen küçük ayaklı.
  • Daima ekose gömlek giyer, ekosenin içindeki renklerden düz kıravat takar.
  • Takım elbiselerinin mutlaka yeleği vardır. [Ofiste yelekle çalışır; toplantılarda üstüne ceketini giyer.
  • Onunla tesadüfen asansöre binenler, hafif baharatlı, yumuşak notalı parfüm kullandığını söyler. [Eskilerin deyimiyle ben o şansa nail olamadım.]
  • Her koşulda aynı ritimle yürür; ne daha hızlı, ne daha yavaş. [Kazara yangın alarmı çalıştığında adımlarının hiç değişmediğini gördük.]
  • Büyük patronların ve diğer yöneticilerin aksine kapalı ofiste değil, bizim gibi açık ofiste çalışır.
  • Ofise uykusunu almış insanların dingin ve aydınlık yüzüyle girer, kimseyle göz göze gelmeden yerine geçer, ceketini özel askısına asıp sandalyesine oturur; laptopunu açar.
  • Kendinden daha geç gelenlerimizi gözden kaçırmaz, kaçamak bir bakış atar. [Bu bakışın verdiği tedirginlik sayesinde işe başlama disiplinimizin geliştiği konusunda hemfikiriz.]
  • Verdiği biriflerin süresi, sorularımız dahil, beş dakikayı geçmez.
  • Birifte kökten bir değişiklik olmadığı sürece, özel gerekçelerimiz dahil, iş teslim tarihini değiştirmez.
  • Mesai saatleri dışında çalışmak, söz konusu bile edilemez. Velev ki, çalışıldı… artı mesaj ücreti verilir. [Bu özelliği Pro’yu gözümüzde birkaç basamak birden yükseltmiştir.]
  • Öğlenleri lokantaya çıkmaz, kantinde kendisinin hazırladığını düşündüğümüz sandiviçini meyve suyu eşliğinde yer. Şekersiz kahvesini içerken gözü telefon ekranından ayrılmaz. [Selam verenlere, selamı aldığını ifade eden tuhaf bir el hareketi yapar.]
  • Yönetim kadrosuyla arasındaki ilişkiyi bilmiyoruz ama bizimle “özel” diyebileceğimiz herhangi bir diyaloğa girmez. “Bugün nasılsın” dahil.
  • Bize yakıştıramadığı ya da tatsız bir hava kokladığında sesinin tonunu değiştirmeden “sizi profesyonelliğe davet ediyorum… Lütfen” diyerek ortamı gevşetir.

 

Şimdi Pro hakkında özel – genel bir fikriniz oluşmuştur sanırım.

 

Sonra,

lapa lapa kar yağdığı, yolların kapandığı, bir gün öncesinden valiliğin üç iş günü okulların kapalı olacağını ilan ettiği bir pazartesi sabahı e-postalarımızda Pro’nun kısa mektubunu bulduk:

Bugün itibarıyla çalışmalarımı 1 (bir) ay boyunca Avrupa ofisimizde sürdüreceğim. Ofisimizdeki görevimi 13 Şubat 2023, pazartesi gününe kadar Ceren Özge Demirci’ye devrediyorum. Her zaman olduğu gibi anlayışlı ve verimli işbirliğini sürdüreceğiniz inancıyla iyi çalışmalar diliyorum.

Saygıyla,

Seyfi Turanoğlu

 

 

Bakın ne oldu?.. Bizim Pro, nam-ı diğer soğuk nevale Viyana’da kaldı ve Avrupa ofisinin başına geçti. Ve Ceren Özge hanımefendi iki yıl boyunca ensemizde boza pişirdiğinden tadımız – tuzumuz kalmadı. Aramızdan ayrılanlar oldu. Yerlerine gelenlerle yıldızımız pek barışamadı. Mesai saatlerini iş yapmaktan çok, yaptığımız işi savunmakla geçirdik diyebilirim. Bu arada bendeniz de saçkıran illetinden epeyce bir süre muzdarip oldum. Tabii, verimlilik, aylık – 6 aylık – yıllık hedefler adeta buhar oldu. Hatta hepimizin işine son vererek bizim departmanı kapatırlar mı acaba diye içten içe kaygılanmaya başladık. Hoş, biriken ikramiyelerimizi verirlerdi vermesine de, işsizlik rakamlarının hızla yükseldiği bu zamanda kaçımız yeniden iş bulabilirdi? Hele benim gibi orta yaşa hızla ilerleyenler için durum hiç parlak görünmüyordu. Ofis havası asık suratlarımız sayesinde buram buram depresyon kokmaya başlamıştı.

 

Ve yine bir pazartesi sabahı [bu kez yağmur yağıyordu ve trafik ana arterlerde, caddelerde, yan yollarda gıdım gıdım ilerlediğinden personel servisleri geç kalıyordu] ofise girdiğimizde Pro’yu masasının başında, laptopuna gömülmüş bulduk. Yüzlerimizin nasıl aydınlandığını size anlatamam. Son geç gelenlerimiz de Pro’yu görünce gülümseyerek, uzaktan el sallayarak masasına geçtiğinde Pro ayağa kalktı ve her zamanki sesinden iki ton fazlasıyla “Hadi başlıyoruz arkadaşlar… Nerede kalmıştık” dedi. Biz de sözleşmişçesine, senkronize olmadan ayağa kalktık ve hiç yapmadığımız bir şey yaptık: Pro’yu alkışladık. Bizi maestro edasıyla susturdu; yerine oturmadan bana bir kutu naneli çikolata uzatarak “kahvenizin yanına” dedi. [Göz mü kırpmıştı, yoksa bana mı öyle gelmişti; anlayamadım.] Görmeyenler de görsün diye kutuyu havaya kaldırarak salladım. Böylece işimizin başına döndük.

Allahım, meğerse Soğuk Nevale’yi ne kadar da seviyormuşuz böyle.