Saat onu gösterdi. On buçuk. On bire çeyrek var. Daha vakit var seni yolculamaya. Ayağımda senin ayakkabıların… Onlara bakıyorum.  Kırk iki numara. İki numara büyük bana. Siyah makosen. Önünde anlamsız püskül. Ucuna kâğıt sıkıştırdım. Sürüyerek yürürsem çıkmaz ayaklarımdan. Her zamanki gibi tertemiz. Eskiler konulur kapıya ama senin eskin de yoktu.

On iki yaşından beri ayrılmayan can ciğer arkadaşlar. Bize böyle derlerdi değil mi? Can ve ciğer. Hangimiz can hangimiz ciğer. Ciğeri de hiç sevmedin. Rakı sofralarımızın en büyük eksikliği. Ulan insanın vücudu bir uyarı bile vermez mi? Ne biçim kalp varmış sende de. Bir kriz. Şimdi fark ediyorum ki tüm yaşamım gölgende geçti. Sen ne istediysen önce ben sahip olmaya çalıştım.

Senin hoşlandığın kadınla evlendim mesela. Gık bile demedin. O zaman daha askerden yeni gelmiştik. Çakı gibi delikanlıydık. Şimdi bak göbeğimden ayakkabılarını zor görüyorum. Mahallede dimdik yürürdük bir aşağı bir yukarı. Bir esmer bir sarışın yakışıklılıkta üstümüze yok. Semra ortaya çıkıncaya kadar. Bak şimdi o ikinci eşiyle mutlu. Biz evlendikten sonra okumak için gittiğin Norveç’i Semra’da çok severmiş. Belki de içten içe seninle olmak istemişti. Kim bilir? Ne ben sordum ne o anlattı. Mühendis olarak döndüğünde kıskanmadım desem yalan olur. Oysa en ufak kibrin yoktu. Sanki hep aynı delikanlıydın. Semra’yı koluma takıp o güzel evine geldiğimizde içten içe ezmek istiyordum seni, bak onu ben kaptım. Şık bir sofra hazırlamıştın. Çok da iyi yemek yapardın. Norveç sana öğretmiş yemek yapmayı. Öyle diyordun. Işıl ışıl bir sofra. Taze çiçeklerle süslü. Masada her şeye rağmen rakı. Olmazsa olmaz. Seni evlendirmek için az çabalamadım. Semra’nın arkadaşına karşı nazik fakat mesafeliydin.  Neden evlenmediğini hep merak ettim. Böyle iyiyim derdin. Bana gücenmiş miydin hiç bilmiyorum. Dünya siyaseti, ülkenin durumu, sanayinin gelişimi, hatta hiç gitmediğimiz ülkelerin insan kalabalığını bile konuşurduk ama iç dünyanın kapılarını hiç açmazdık, içini konuşmazdık. Duygularını kelimelere dökmeyi sevmezdin. Ben sana tüm sırlarımı gocunmadan anlatırdım da tek bir söz bile etmezdin, öyle değil şöyle yap diye. Kanatların öyle genişti ki herkes sığınmaya çalışırdı altına. İyi niyetini kullanıyorlar dikkat et derdim sanki ben kullanmamışım gibi umursamazdın. Varsa yapabileceğim bir şey neden yapmayayım derdin.

Saat on biri yirmi geçiyor. Yağmur başladı. Yaz yağmuru çabuk geçer. Yaşamın gibi. Öğlenin eli kulağında birazdan çağrını yaparlar. Evinin önünde beklediğimden daha azdı kalabalık. Sokaklara taşar diyordum ama insanlar bu yaz sıcağında cenaze yerine denizi tercih etmişler. Ayakkabıların kapının önüne düzgün bir şekilde bırakılmıştı. Gidenin ardından ayakkabı bırakmak… Tuhaf bir adet. Ölüm bir daha buraya uğramasın diye demişti annem, babamın ayakkabılarını kapının önüne koyarken. Daha beş yaşındaki çocuk ne bilsin ölümü. Ben de gizlice alıp saklamıştım onları. Babam yalınayak dolaşmasın diye. Annemden ilk ve son tokadı o zaman yemiştim. Onları ihtiyaç sahibi alacak, çok ayıp demişti. O ayakkabıları kim aldı kim giydi bilmiyorum. Babam bir daha gelmedi. Baba olmadan yaşamanın, bir yanı eksik kalmanın ilacını belki de sen de bulmuştum. Senin koruyucu kanatlarının gölgesini hep hissettim. Babamın ayakkabılarını kurtaramadım ama seninkiler ben de. Sana ihtiyacım olduğunu bağırıyorum dünyaya. Benim en iyi dostum olduğunu bir kere bile söylemedim. İşsiz kaldığımda şirketine alırken dostum ne demek tabii ki birlikte çalışacağız demiştin de içimden sana minnettar kaldığım için sövmüştüm. Beni hep korudun kolladın. Şirketi bana bıraktığını söyledi avukatın. Bu kadar iyiliği hak etmedim. Beni iyiliklerinle ezdin. Beni gücünle kibarlığınla aklınla ezdin farkında olmadan. Püsküllü makosen siyah ayakkabıların ayağımda sen olmaya çalışan birine dönüştürdün. Oysa ben bağcıklı ayakkabı severim.