Köprüaltı’nda Rasim Usta’nın küçücük meyhanesini eskiler iyi bilir. Eski tüfekler. O dönemler, bu meyhanede gidenin ardından kadeh kaldırmak mezara atılan son kürek gibiydi. Seksen öncesi. Anaların gözyaşlarıyla sulanan iştahlı toprağın bir türlü doymadığı yıllar. Genç bedenlerin, fidanların kırıldığı yıllar. Yılmaz Güney posterli, Ruhi Su türkülü çay ocağından hallice meyhane geçen yıllara inat, hâlâ ayakta. Yaşlanmış, saçları ağırmış olsa da Rasim Usta da öyle. Köprüaltı’na sıkışmış yenilerin salaş, bizim neslin sığınak dediği yer gizli bir mabet gibi geçen zamana rağmen kendini korumayı bilmiş.

Otuz yıl önceki gibi bir öğle vakti buradayım. Eni-boyu ancak iki kolum uzunluğundaki meyhane, ruhunu da duvardaki resimleri de içerinin hafif meze rakı karışımı kokusunu da korumayı bilmiş. Fakülteden Emre’yle gelmiştik ilk; Emre en yakın arkadaşım. Hayri’nin cenazesinden sonra çökmüştük kadeh başına. Öyle konuşmadan dört saate yakın oturmuştuk, içimize çekilerek. Bıçak kalbine girmişti Hayri’nin, o an orada ölmüştü, yanı başımızda. Bir protesto yürüyüşündeydik üçümüz, kol kola-omuz omuza. Bir anda çıkmışlardı ortaya. Sonra, sonrası bulanık. O dönemler ölüm çok sıradan geliyordu. Hep genç ölünüyor sanıyorduk. Yine bir cenaze sonrası buradayım işte. Otuz yıl öncenin sözünü tutarak. Meyhaneden çıktığımızda, kim önce ölürse diğeri buraya gelip anısına kadeh kaldıracak demiştik. Rakı bu, bazen bir kadeh yeter, bazen beş kadeh yetmez. Misal ben şu an dördüncü kadehteyim, anılar bir türlü kaybolmuyor, gözpınarlarıma biriken gözyaşlarım da. Camlar buğulanmış. Dışarısı ayaz. “İstanbul’un ayazı serttir”, diye yazmıştı Emre son öyküsünde. Kitabının basıldığını göremeden toprağa verdik. Oysa benim üç kitabım basıldı. Kadehimi, artık oynatamadığım kalemime kaldırıyorum. Şimdiki gibi, içimde tutmaya gücümün yetmediği günler dışında, yazamadığım kalemime. “Küçük not defteri ve kalem ikilisi cebimizden eksik olmasın,” derdi Emre. Kalp krizi geçirdiğinde eli göğüs cebinde defterle kalemini mi tutuyordu? Kim bilir? Yalnız ölüm, şahidi yok. Biraz yemem lazım. Midem bulanmaya başladı. Birkaç meze daha işaret ediyorum Rasim Usta’ya. Başıyla onaylıyor. Sormaya bile gerek hissetmiyor. Kafasına göre takılsın. Seçecek mecalim yok. Büyük bir yudum daha alıyorum. Kadehten mi gözümden mi bilmem, birkaç damla yazımın üzerine düşüyor. Kolumla siliyorum. Mürekkep incecik yollar çiziyor. Rasim Usta’nın mutfaktan tıkırtıları geliyor, bir de hafiften mırıldandığı Ruhi Su türküsü. Herkes kendi dünyasında, hayat böyle akıp gidiyor.

Salih, kapının hemen yanındaki masada, başı omuzlarının arasına gömülmüş. Küçük not defterine bir şeyler yazıyor. Arada durup buğulanmış camdan dışarı bakıyor. Silmeden, öylesine. Diğer üç masa boş. Akşamı bekliyor belli. Rasim Usta mutfakta. İnceden bir türkü dilinde. Yine Ruhi’den. Salih hızlı içiyor. Dördüncü kadehte. Oysa karaciğeri izin vermez. Son on yılı içkisiz geçti. Doktor, içersen erkenden gidersin dediği anda bıraktı. Yaşamı sevdiğinden mi bu korkusu? Gençken de ölümden korkardı. Belki protesto yürüyüşünde kol kola yürürlerken nereden geldiği belli olmayan bıçağın Hayri’nin kalbine indiğini gördüğünde, sıcacık kanı avuçlarına dolduğunda geldi bu korku içine. Belki de bunu yapanın peşinden koşamadığı, öylece cezasız bıraktığı için. Kim bilir? Emre, yıllarca, “Ben de dondum kaldım, bırak artık!” demedi mi? “Yaz, yazmak sağaltır insanı,” demedi mi? Üç kitabı basıldı ama, yüreğindeki mengene gevşemedi bir türlü. Şimdi Emre de yok. Gitti. Kalp krizi. Hem de ilk seferde. Salih bir kadeh daha yuvarlıyor. Rasim Usta’ya işaret ediyor meze için. Midesi bulanıyor belli. Çıksa, biraz hava alsa. Dışarısı ayaz. “İstanbul’un ayazı serttir,” diye yazmıştı ya Emre son öyküsünde; aynen öyle. Belki de yüreği ayaz! En büyük hayali, kendi kitabının basıldığını göremeden kalbi duruverdi Emre’nin. Gözpınarlarında birikenleri tutamıyor artık. Rasim Usta mezeleri masaya koyarken  kâğıda düşenleri, gözyaşlarının oluşturduğu  incecik yolları görüyor. Neler görmedi ki Rasim Usta bu masalarda. Hafifçe kafasını sallıyor mutfağa doğru giderken.

Rasim Usta’nın mutfaktan tıkırtıları geliyor, bir de hafiften mırıldandığı türkü. Herkes kendi dünyasında, hayat böyle akıp gidiyor.