Sınır deyince aklımıza ilk iki ülkenin topraklarını birbirinden ayıran çizgi, hudut geliyor değil mi? 13 Ağustos 1961 gecesinde Berlin’in ortasına yapılan duvar da 2. Dünya Savaşı’nı kaybeden Almanya’yı Batı ve Doğu diye ayıran bir sınır. Yazımızın konusu Gidiyor Gitti Gitmiş’in yazarı Jenney Erpenbeck de 1967‘de Doğu Almanya’da doğmuş, 9 Kasım 1989‘da da Berlin Duvarı’nın yıkılışını yaşamış Alman çağdaş edebiyatının önemli bir yazar. Eğitimi tiyatro ve opera direktörlüğü üzerine olan Erpenbeck duvarın yıkılışından sonra yazmaya başlıyor. İçine doğduğum, büyüdüğüm sistemin değişiminden sonra yaşadıklarımızı yazmam gerekiyor diye hissettim diyor yazar bir röportajında. Gidiyor Gitti Gitmiş yazarın 2015‘te Avrupa’da baş gösteren mülteci krizine istinaden yazdığı bir kitap. İlknur İgan çevirisiyle 2018 yılında Can Yayınları tarafından Türkiye’de yayımlanmış.
Kitabın ana karakteri yeni emekli olmuş bir üniversite profesörü olan Richard. Beş yıl önce karısını kaybetmiş, karısını aldattığı sevgilisi onu aldatıp terk etmiş Richard emekli olmasıyla birlikte oluşan elindeki bomboş zamanla ne yapacağını bilemez. İlk sayfalarda Richard’ın hem bir akademik insan olarak hem de taze bir emekli olarak iyi bir portresini çiziyor yazar okurlara. Sıkıntıdan dolaşmaya çıktığında bir meydanda Afrikalı mültecilerin protestosuna denk gelir. Mülteciler hiçbir soruya cevap vermemekte sadece susmaktadırlar. Fark edilmek için susuyoruz yazar bir pankartın üzerinde. Birçok mültecinin geldiğini her vatandaş gibi haberlerden duymuştur ama konuyla fazla ilgisi yoktur profesörün. Ancak birkaç gün sonra gene aynı yerden geçerken polislerin mültecileri kollarından tutup bir otobüse bindirdiklerini görünce meraklanır. Polise nereye götürdüklerini sorar. Kendi evine yakın boş bir binaya götürüldüklerini öğrenince, biraz da sıkıntıdan kendine iş çıkarmak adına, binaya gidip gelmeye başlar. Gidip geldikçe mültecilerin ismi, hayat hikâyeleri, umutları, hayalleri şekillenir. Richard onları mülteci değil insan olarak görmeye başlar. Aynı dili konuşmalarına rağmen Berlin Duvarı yıkılıp sosyalist Doğu ile kapitalist Batı birleştiğinde bile birbirine alışmanın, entegre olmanın zorluğunu hatırlayan Richard dil, din, kültür farklarına rağmen bu insanlarla ortak bir dili konuşmayı, birbirini anlamayı ve kabul etmeyi zamanla öğrenir.
2015 yılında Alman Başbakanı Merkel birçok eleştiriye rağmen mültecileri kabul edeceklerini söylediği zaman hem Avrupa Birliği’nde hem de Almanya’da birçok tartışma başlamış. Halka da yansıyan bu tartışmalar toplum içinde karışık düşüncelere neden olmuş ancak mültecileri ülkemizde istemiyoruz düşüncesi baskın çıkmıştı. O dönemde Avrupa siyasi sahnesinde aşırı sağcılarda bir yükselme gözlemleniyor. Elbette burada siyasi analiz yapmayacağız ama Erpenbeck’i bu kitabı yazmaya iten siyasi ortamı sizlere aktarmak istedim. Romanında mültecileri insandan ziyade onarın yaşadıkları travmaları, kaçmak zorunda oldukları savaşların, ekonomik yoksunluğun boyutlarının farkına varmadan bir yük gibi gören devletleri, çok da üzerinde düşünmeden mültecileri istemiyoruz diyenleri eleştiriyor yazar. Zorunda kalmadıkça kim kendi toprağını bırakıp yabancı olduğu bir yerde yaşamak ister sorusunu soruyor okurlara.
Kitapta bahsi geçen mülteciler Afrikalı ve Müslüman. Erpenbeck tamamen zıt bile olsak gene de insan olma noktasında eşitiz’i vurgulamak istercesine özellikle rengi, dini, kültürü farklı karakterler yaratmış sanki. Richard’ın karısını aldattığı bir sevgilisi olması ve mültecilerden birinin Richard’ın evinden birkaç altın mücevher çalıp çalmadığını açık bırakması kimsenin mükemmel olmadığını anlatmak için hikâyeye eklenmiş detaylar gibi. Richard’ın Afrikalılarla yaptığı sohbetlerde birbirlerini kendi kültürlerini, Noel, ramazan vs. gibi gelenekleri, âdetleri anlattıkları sahneler var. Okurken bile bu sahnelerin güzelliğinden etkileniyor okur. Erpenbeck sade bir dil kullanıyor ama sıcaklığı sadeliğin içinden ustaca aktarabiliyor. Kitaba adını veren Gidiyor Gitti Gitmiş mültecilere verilen Almanca derslerde öğrenmeleri gereken bir çekim aslında. Ancak sık sık cümle sonlarında veya paragraf aralarında bu çekimi tek başına koymuş yazar. Birçok zorlukla, ölüm kalım savaşı vererek bir ülke toprağına ayak basabilen mülteciler, iltica taleplerini yaptıktan sonra yıllarca çalışmalarına da izin verilmeden senelerce iltica talebinin incelendiğini iddia edip bekletildikten sonra birçoğu red alıp ülkelerine geri gönderiliyor. Bu süreci çok iyi anlatıyor gidiyor gitti gitmiş.
Romanın en başından beri Richard’ın evinin önündeki gölde boğulmuş ama su yüzüne çıkmamış, cesedi bulunamamış bir adam var. Bütün kitap boyunca yandan, arkadan, kenardan eşlik ediyor hikâyeye. Adam göle düşüyor, suda batıp çıkıyor ama kimse adama dikkat etmediği için boğuluyor. Gölde bir adamın boğulduğunu öğrendikten sonra kimse göle girmiyor, tekneleriyle gölde gezmeye çıkmıyor. Gölün dibindeki adamdan kimse bahsetmiyor sadece gölün yüzeyinin güzelliğine bakmakla yetiniyor. Mülteci sorununa derinden bakmayıp sadece yüzeysel ilgilenenlere, kendi yaşadıkları güzel(!) dünyanın bozulmasını istemeyenlere çok iyi bir gönderme değil mi? Ülke hudutlarını belirleyen sınırlar yalnızca topraklarını birbirinden ayırmakla kalmayıp duyarsızlık, ön yargı, ilgisizlik, bencillik duvarlarını da örüp aşması zor bir sınır koymuyor mu hayatlarımıza? Bu ve benzeri birçok soru sorarak okuru da konfor alanından çıkaran bir kitap Gidiyor Gitti Gitmiş. Dünyanın bugün geldiği noktaya bakarsak hepimizin yapması gereken bu değil mi?
Gidiyor Gitti Gitmiş, Jenny Erpenbeck, Can Sanat Yayınları, 4. Basım: Temmuz 2024, İstanbul