Canımın sıkkın olduğu bir gün öğleden sonra hiç yapmadığım bir şey yaptım. Yapay zekâ ile konuşmaya başladım. “İnsanlar neden kötü?” “Kötülük, tarihin en eski icatlarından biridir.” diye başladı anlatmaya. Zaten moralim bozuk. “Bunları geç, beni neşelendirecek bir şeyler anlat” deyiverdim. Hiç kızmadı. Susmadı da. İnsan olsa kızardı. “Sana da yaranılmıyor.” derdi. Hemen başladı cevabına: “Hayvanlar âleminden komik bilgiler aktarmamı ister misin?” Kabul ettim. Arkadaş canlısı inekler, penguenlerin taşlı teklifleri, arıların akşamdan kalma sorunu, kargaların kin tutma kapasitesi… Koalaların IQ seviyesi… Derken, “Vombatların küp şeklindeki kakaları” deyiverdi. Avusturalya’da yaşayan vombatların dışkıları tam bir küp şeklindeymiş. Lego gibi üst üste dizilebilen kakalar… Düşününce, hem şaşırdım hem sinirden gülmeye başladım. İnsanlar ne kadar gelişmiş, okumuş yazmış olursa olsunlar, ilgilerini çeken şeyler hep, çocukluk döneminden. Zaten gündemde çocuklar üzerinden tuhaf arzu ve isteklerini gerçekleştiren insanların bilgileri dolaşıyor. Ne kadar az maruz kalmaya çalışsan, o kadar yakalanıyorsun. Boktan olaylar işte. İlgimizi çekecek durumlar nasıl da çabucak ve kirli bir iletişim ağıyla yayılıyor. İnanamazsın.
“Avustralya’daki büyük orman yangınları sırasında ilginç bir şey fark edildi” diye lafımı kesti. Uyuz. İnsan olsa, saç baş yoldurur. Eee, dedim gayri ihtiyari- ihtiyarlık vurdu vuralı iki göz odada kaldım zaten. Torunları ayda bir ancak getiriyor haylaz oğlum. Gelin desen, yüzünü gördüğümüz yok. Oğlan geldiği zaman, dolabımı neyin dolduruyor. Kuru bakliyat, yağ, tuz, şeker, un. Allah’ı var en kaliteli markadan alır hep. E ben de üç aylığımdan harçlık ediyorum torunlara. Kartımı veriyorum, oğlan çekip geliyor. Telefonu da o aldı bana. Akıllı telefon bu, dedi. Benim aklım yetmez oğlum, dedim. Her şeyi öğretti sağ olsun. Yapay zekâyı da gösterdi, şuraya bas, konuş cevaplasın dedi. Hiç kullanmadıydım. Canımın sıkkın olduğu bir gün öğleden sonra, hiç yapmadığım bir şeydi, yaptım.
İki yıllık okudum ben, Yüksek Okul derlerdi zamanında. Memuriyet yılları çabucak geçti. Adamı kara toprağa vereli oldu mu on sene. Kendi yağımda kavruluyorum işte. Ev… Kendimin, evet. Rahmetliden yadigâr. Zaten yarımağız çağırdılar babaları vefat ettiğinde. Gitmedim. Ben kendime bakarım, dedim. Niye bakamayacakmışım? Hah, işte yapay zekâ ile gül gibi geçinip gidiyoruz.
Adını anmam yetiyor, devam ediyor anlatmaya… “Vombatlar genellikle sırt üstü ayakları havada uyurlar. O tombul göbeklerini havaya dikip horlayarak uyumaları dışarıdan bakıldığında aşırı komik görünür. “ Aynı küçük torunun bebekliği gibi, hahayt… Bir resmini göster şunun, diyorum. Şak diye “tabii” diyor, bir resim çıkıyor ekranda. “Gördüğün gibi o kısa bacakları ve burnuyla tam bir pelüş oyuncak gibi duruyorlar. Ama unutma, bu tatlı görüntünün altında o meşhur zırhlı popo ve saatte 40 kilometre hız yapabilen güçlü kaslar gizli!” diyor. Hah işte, tıpkısının aynısı. Gökberk de altına yapınca beline kadar kirletirdi…
Mutfaktan sesi geliyor, “Kiminle konuşuyorsun sen?” “Yapay zekâyla.” Gülüyor. “Kendi kendimi eyliyorum oğlum”.
Tencerenin kapağını kapamadan kaşıkla kenarına vuruyor. Benim gibi. Annem gibi. Bu ses beni çocukluğuma götürüyor. Annemin cevizli erişte yaptığı zamanlar geliyor aklıma. “Ne koydun ocağa?” “Ispanak. Aygül senin için pişirdi. Isıtıyorum.” Ispanak pişti mi yenmesi lazım. Isıtılmaz o, diyemiyorum. Isıttın mı, içindeki demir ağzında bir tuhaf tat bırakır. Neyse, alınmasın karısı. “Eline sağlık”, diyorum. “Kendisi de gelseydi.” “İşleri vardı”, diyor.” Hafta başında toplantısı vardı. Kuaföre gitti.”
Gökberk’in elinde tablet, sakin huzurlu oturuyor koltukta. Gülin, camdan bakıyor. Dışarısı soğuk. Kar tuttu geceden. Oynayan çocukların kahkahası cezbetti sabiyi. “O da çıksın”, diye kaş göz ediyorum oğluma. Başıyla reddediyor. “ Yedek kıyafeti yok yanımda. Islak ıslak dolaşırsa, hastalanır”, diyor.
Hey yavrum hey… “Vombat yavruları doğduklarında sadece bir jelibon şekerlemesi kadardırlar. Gözleri görmez, tüyleri yoktur. Annelerinin kesesine tırmanıp orada yaklaşık 6-7 ay boyunca sütle beslenerek büyürler. Dış dünyaya açıldıklarında ise annelerinin peşinden ayrılmayan tombul birer gölgeye dönüşürler.”
“Al şunu al”, diyorum. “Kapat”. “Sustur şu zımbırtıyı”. Gönülsüzce alıyor telefonu elimden. Mutfaktan kaynamaya başlayan tencerenin cızırtısı geliyor. Unuttu tabii. Neyse, onlar gidince kapının önünde uyuklayan kedilere veririm. Kendime de leziz bir cevizli erişte yaparım. Ellerime sağlık.
Yapay zekâ nihayet susuyor. Telefonu bana verip, ocağın altını kapatmaya gidiyor. “Hadi çocuklar, hava kararmadan dönelim.” diyor. Sorgusuz sualsiz peşine takılıyor onlar da. “Ayakkabını sıkı bağla, düşersin” diye uyarıyorum. Gökberk’in bakışları tabletinde, “tamam babaanne” diyor. Gülin yanaklarımı öpüp, sıkıca sarılıyor. Şimdiden boyumu geçti. Onları yolculayıp, kapıyı kapatıyorum. Sürgüyü de çektim mi, evet. Televizyonun sesini sonuna kadar açıyorum. Ancak duyuluyor meret.
Telefonu sessize alıyorum. Yapay zekâ, “bir ihtiyacın olursa, buradayım” yazmış. Gülümsüyorum. İhtiyacın yokken, yanında olunmaz zaten. Zekâsı batsın. Doğalı da yapayı da insanlıktan nasibini almamış ki. Söylene söylene mutfağa gidiyorum. Ispanak kokmuş içerisi. Camı açıp, ıspanağı plastik bir kaba boşaltıyorum. Tencere de, yallah bulaşık makinesine. Kendi kendime söylenerek, akşamı geceye katıyorum.