Her şey o cumartesi sabahı gittiğim bit pazarında başladı. Uzun bir suredir İstanbul’un bit pazarlarını ziyaret etmek hobim olmuştu. Yaşım ilerledikçe bu alışkanlık vazgeçilmezim oldu. Ölümden sonra neler yaşandığının farkındalığı gelip yaşamımın baş köşesine kurulmuştu. En özelin bile bir yabancının evine gidip yerleşebiliyordu. Karınla, çocuklarınla, annen babanla çektirdiğin fotoğraflar, eski fotoğraf meraklısı bir yabancının dolabına girebiliyordu hatta bazen onun instagram hesabında küçük bir notla paylaşılabiliyordu;1950’lerde Yaşam. Benim ilgi alanım tek değildi. Bazen küçük biblolar, eski günlükler, anı defterleri, ilk baskı kitaplar, fotoğraflar velhasıl kıyafet dışında her şeye göz atıyordum. Herend, Thun, Limoges markalarının fincan, biblo gibi objelerinden para kazandığım bile oluyordu. Sokak sokak dolaşıp eskiler alan ve bunları pazara getiren bu adamların bazen aldıkları şeylerin fiyatı hakkında en ufak bir fikirleri bile olmuyordu. Onlar için o bir fincandı ve eskiydi o kadar. Ben o fincanı alıp yıkayıp temizledikten sonra lüks semtlerin antikacılarının kapısını çalıyordum. Emekli maaşımdan daha fazlasını bile kazandığım aylar oluyordu. Onca yıllık edebiyat öğretmenliğimin karşılığı olan emekli maaşımla geçinmem çok zorlaşmıştı. Allahtan rahmetli eşimin ailesinin düğün hediyesi olarak verdiği bu iki odalı daire beni şimdi arşa çıkan kira derdinden kurtarıyordu.
Neyse gelelim o cumartesi gününe. Genelde ölen insanların yıllardır görüşmediği çocukları tarafından evleri satılmadan önce eşyaları satılırdı. Apartman görevlisinin tanıdığı bir eskici gelip eşyalara toptan bir fiyat verir anlaşılırsa o eşyalar önce bir boş arsadaki derme çatma depolara yığılır, büyük eşyaların iyi durumda olanları genelde ikinci el eşya da kabul eden spotçulara satılır, diğerleri de bit pazarlarında kendine yer bulmaya çalışırdı. Benim her cumartesi gittiğim o pazarda, tezgâhları dolaşırken bir metod defteri ilgimi çekti. Oldukça kalın kareli metod defterinin neredeyse her sayfasında bir sinopsis vardı. Anlaşılan bu bir senaristin defteriydi. Ön sayfada filme dair bütün bilgiler arka sayfada ise filmin çekildiği tarih, oyuncular, vizyona dair bilgiler yer alıyordu. On lira ödeyip hemen defteri aldım. Senaristin adı yazmıyordu ama eve gidince internetten her türlü bilgiye ulaşacağımdan emindim. Diğer alışverişlerimi yapıp heyecanla evin yolunu tuttum.
Yanılmamıştım. Bir günü geceye katarak yerimden kalkmadan okuduğum, geçen yıl ölen ünlü bir senaristin defterini elimde tutuyordum. Genelde filmler çekilmişti ve çok güzel gişeler yapmıştı. Ama edebiyatçı gözüyle baktığım da muhteşem olan o sayfanın filmi çekilmemişti. Bir kadının acı dolu bu hikâyesi zihnimden çıkmaz olmuştu. Gişesinin de muhteşem olacağından emindim. Gittiğim her ortamda, gördüğüm her yüzde filme dair bir sahne canlanır oldu gözümde. Sonunda o sayfanın senaryosunu yazmaya karar verdim. Nasılsa eğitimim bunu rahatlıkla yapmamı sağlayacaktı. Biraz yaşanılan ortamla ilgili bilgi toplamam gerekiyordu. Bunun için film platosu olacak birkaç kasabayı ziyaret ettim. Sonunda Bolu Göynük’ü seçtim. Filmin senaryosunu on beş günde yazıp bitirdim. Yönetmenlerle arası iyi olan bir okul arkadaşım sayesinde iki yönetmenle görüştüm. Herkesin üstüne atladığı senaryom için bol ödüllü yönetmen de tabii ki tercihim oldu. Bu da zaten film için yapımcı bulmanın kapılarını açmıştı.
Bugün hiç hayalini bile kurmadığım o altın portakal senaryo ödülüne kavuşacağım gün. Filmin senaryosu böyle zirvelerde dolaşırken sinopsisini bankadaki kasamda saklıyorum. Neme lazım bu işin telifi, davaları var. Ama ben böyle güzel bir eserin seyirciyle vuslatına sebep olduğum için senaristin ruhunun huzur bulduğuna inanarak kendimi rahatlatmayı seçiyorum ve altın portakalıma gururla el uzatıyorum.