Hayatımın en güzel zamanlarının başlangıcı olan okulum; sanki çiçekler olmadan kendini yalnız hissedip üzülecekmiş gibi dört mevsim tabur tabur türlü nebatın hiç terk etmediği, karahindibaların, çınarların, çamların, güllerin, lavantaların, gündüzsefalarının ve ufak çekirgelerin çalmadan oynayan siyah kırkayaklarla uysal üvey kardeşler gibi bir arada yaşadığı, havası da toprağı ve göğü kadar berrak, rüzgârın tenine dokunuşunu her şeye tercih eden bir genç kadının cilvesi ve enerjisine sahip, denizden çıkan gizemli eller görünmez halatlarıyla deniz seviyesine yaklaştırmış gibi göz hizasının çok aşağısında kurulmuş şehrin renklerini şehri gücendirmemek istercesine hep beyaza yakın gösteren, duygulu, heybetli, heybetini duygularından alan bir dağın sert ama yine de her festivalde dalgalanabilen cümbüşlü eteklerinde yer alırdı. Pek akıllıca stratejilerle inşa edilmemiş taş yollar çoğu zaman mesafeyi kat kat uzatsa da dağın manzarası her hatayı unutturacak kadar güzeldi. Lakin hatayı unutmak da başlı başına bir hata olduğu için burada herkes bunu görmezden gelirdi. Buraya ne hataları unutmak ne de telafi etmek için gelinirdi. Hiçbir fırtınanın karartamayacağı saf iyilik ve güzellikten ibaret bir ülkenin bir prensesi olacak olsa o prenses muhakkak bu dağın eğe kemiğinden yaratılmış olurdu. İşte benim okulum bu denli güzeldi. Orada geçirdiğim bütün günleri seher vaktinde muştu verilmiş rüyalar kadar net hatırlıyorum. Düşük kontrastlı, yüksek satürasyonlu, vinyetsiz, pastelden cennetimdi orası benim. Evim de çok yakındı. Benim odamın karşısında bulunan odanın güvenlik amaçlı şişlerle örülmüş büyük camlarından gece gündüz işlek bir caddenin, doğu yönündeki ikinci ışıklarını geçip kavşaktan sola dönünce giriş kapısı heybetle yükselen okulum net gözükürdü. Diğer odalar farklı cephelere bakardı. Evim altı dükkân olan bir binanın birinci katında olduğu için dükkânın çatısına binanın çaprazındaki palmiyeden destek alarak tırmanan kediler, soluğu benim odamın balkonunda alırdı. Baharda bazen yatağımın önündeki balkon kapısının dibine kadar girer, ses ve ısı yalıtımsız sarı pimapen kapının ardında beni uyandırana kadar ciyaklarlardı. Onları ne kadar sevsem de beni her böyle uyandırdıklarında sinirlenir, banyodan kaptığım tahta saplı çekpasla onları dokunmadan balkonumdan kovalardım. Uykumu aldıktan sonra da gönderdiğim için vicdan azabı çeker, kedilere ikram edebileceğim bir şeyler aranırdım. Bazen havanın yağmurlu olduğu günlerde de gelir, sessizce balkonumdaki bozuk klima motorunun yanına kıvrılırlardı ve ben o hallerine şıpır şıpır erirdim. Yazın sıcaktan kapımı, penceremi, evde bulduğum her deliği açıp uyuduğumda da onları bazen baş ucumda, bazen de evimin farklı odalarında gezintiye çıkmış halde bulurdum. Alerjim olmasa sorun olmazdı ama maalesef evime eşyalarıma tüy dökmesinler diye sadık muhafızım çekpasla beraber onları yine kovalardım. Mevsim fark etmeksizin her sabah hiç sektirmeden mutfak balkonumdaki temizlik bezi kurutmak için kullandığım tellere konan üç güvercin vardı bir de. Biri büyük, biri küçük, birisi de orta boyuttaydı. Okula gitmek için evden çıkmadan önce mutlaka balkonumun sararmış karolarına bayat ekmek, bazen et, tavuk ya da hazır kurabiye ufalar, benden hiç ürkmeden karınlarını doyurmalarını izlerdim. En sevdikleri şey balkonumdaki beyaz demir kapıya yan yana konup etrafı ya da evimi izlemekti. Misafirim olduğu günler hiç gelmezlerdi. Yine de bütün konuklarıma onlardan bahsederdim. Bir gün ortanca teyzem Şemgül -evet ismi Şemgül, şems kelimesinden almışlar Şem’ i. Şems ve gülü sahiplemişler gibi düşünün.- o güvercinlerin kaybettiğim ama çok sevdiğim kişilerin ruhları veya kaderimin farklı versiyonlarını temsil eden haberciler olabileceğini söyledi. O günden sonra güvercinlere bakış açım tamamen değişti. Güvercinleri takıntı haline getirmeye başladım. Artık onları göremediğimde kendimi terk edilmiş hissediyor, balkonuma geldiklerinde ise bir fırsatını bulup onları evime hapsetmeyi hayal ediyordum. Rüyalarımda güvercinlerimin arkasından uçuyor ancak denizin üzerine vardığımızda onları gözden kaybediyor ve havada yapayalnız kalıyordum. Ne geriye uçabiliyor ne denize dalabiliyordum. Öylece durduğum yerde güneşin topraktan koparıp huzuruna çağırıp gözlerinin içine bakmaya zorladığı, ezeli yeminine hem ismiyle hem cismiyle ihanet eden firari bir ayçiçeği gibi gökte asılı kalıyordum. Uyandığımda ise sanki gerçekten pek de nazik olmayan bir şekilde asılı bırakılmışım gibi kemiklerim, özellikle boynum, omuzlarım ve omurgamın her zerresi yerinden çıkacakmış gibi ağrıyordu. Anlamı olup olmadığını çözemediğim bu rüyalar süregiderken güvercinlerimi tüm kabarık hislerime inat eve hapsetmeye kıyamadığım için onlara benden bir hatıra olarak rahatsız olmayacakları şekilde uzun uğraşlar sonucu yumuşak kurdeleler bağladım. Artık takıntım hafiflemişti. Bir oyunu kazanmış gibi, yaratıldığı günün kokusu hala üzerinde tüten bir toprağı fethetmişim gibi hissediyordum. Ta ki bir gece mahut rüyamın gidişatı değişene dek. Rüyamın başı her zamanki gibiydi. Ancak sonunda, yani güvercinlerimi gözden kaybedip denizin üzerinde asılı kaldığım yerde ilk kez asılı kalmadığımı fark ettim. Bu kez istediğim yöne hareket edebiliyordum. İlk aklıma gelen uçtuğum yolu geri gidip evime dönmek oldu. Bulutların ayna gibi yansıdığı, hiç kımıldamayan, dev örümceklerin kan deposunu anımsatan denizi aşıp köpükten elbiseli bir gelin misali kumlarıyla raks eden sahile vardığımda dinlenmek istedim. Rastgele bir yere kondum ve tenimde serin bir fısıltı bırakan rüzgârı arkama alıp denize dönerek oturdum. Bulutlarla elim sende oynayan güneş firari ayçiçeğini de gözlerini de çoktan unutmuştu. Şehirle denizin arafı olan sahilde keyfim yerindeyken firavun fosili kırıntısı misali kumların arasında yan yana üç karaltı gözüme ilişti. Rüyada oluşuma güvenerek temkinsizce elimi uzatıp eşelemeye başladım. Çok geçmeden üç güvercin gölgesi ortaya çıktı. Evet. Üç canlı gölge öylece kıvranıyordu güneşten kaçmak için. Gölgelerin böyle başıboş dolaşması ancak sahipleri ölüp de tabutta onlara yer kalmadığında görülürdü. Yüzümü buruşturdum ve güvercinlerin cesedini bulmak arzusuyla kumları bir kez daha eşelemeye başlamıştım ki ayak parmaklarımdan beynime şiddetli bir mesaj ulaştı. Kafamı o yöne çevirdiğimde hızla yükselmeye başlamış denizi gördüm. Ayaklarımı bileklerimle beraber yutmuştu bile. Ayaklarım suyun ellerim toprağın altında olduğu hâlde kalakaldım ve bir hamle yapamadan uyanıverdim. O günden sonra güvercinlerimi bir daha hiç görmedim. Belki de göremedim. Gelmediler. Belki de gelemediler. Günlerce düşündüm ve sonunda kız kardeşime öldüğümde tabutuma bir kalem bırakmasını söyledim. Bu isteğimi çok garip bulduysa da ses çıkarmadı. O an ondan önce öleceğimin kesinleştiği andı. Her şeye değdi. İyi ki istemişim bunu. Yoksa bugün nasıl yazardım bu satırları? Gerçi bazen çok özlüyorum gölgemi. O benim ödediğim en hafif bedeldi. Bensiz savruluyor mudur, gördüğünün ama görünmediğinin farkında mıdır? Bana kızmamıştır umarım. Bir tabuta hem kalem hem gölgem hem de ben sığmazdık. Birimiz mutlaka dışarıda kalacaktı. Ben kendimi seve seve o ikisi için feda ederdim ancak çok yorgundum. Kolumu kımıldatacak halim yoktu. Umarım dışarıda mutlusundur gölgem. Tabutum mu küçük, ben mi büyüğüm, sen mi fazlasın hiç bilemedim. Bir kaleme sattım seni. Sende ömrümü sat. Sonsuza dek krallar gibi yaşayacağına garanti veririm.