Hikâyenin sonunu ikisi de bilmiyordu ama tek bir kelime ile anlat deselerdi bana vuslat koyardım ismini. Ne yaşayacaklarından habersiz iki genç… Gençlik bu ya, dans ediyorlardı Beyoğlu’nda bir barda. Dudakları yıllarca sürecek olan hikâyenin başlangıcını mühürlüyordu coşkuyla… El ele yürüyorlardı, Dolmabahçe’ye. Gün doğarken sadece sessizlik vardı. Sonra vuslat. Sebepsiz, çocukça gelen ayrılık. Tecrübe kazanıyorlardı başka kalplerde. En yakın arkadaşlarının nikah şahidi oluyorlardı birkaç yıl sonra. Kendi düğünleriymiş gibi halay çekip eğleniyorlardı bir gece yarısı. İkisinin yanında da başka sevgililer… Boşanıyordu arkadaşları, adliye koridorlarında boşanma şahitleriydiler bu kez. Sonra yine vuslat. Yine başka başka kalpler. Pandemide canlı yayın açıyordu çocuk, kız sevgilisinden gizli gizli izliyordu canlı yayınları. Yıllarca çocuğun şarkılarını gizli gizli dinlediği duyguyla. Kendinden bile gizlemek istercesine bu aşkı… Kız sarhoş olduğu bir gece sevgilisine; ‘’Ben seni aldattım’’ diye haykırdı. Aldatmanın en zalimce olanıydı çünkü bu biliyordu. Âşık olmadığı hatta sevgisinin bile bittiği biriyle birlikte olmak, önce kendini aldatmaktı. Özgürleşti. Bu sefer canlı yayınları hüzünle değil, gülümseyerek izliyordu. Çocuk hissetmiş gibi bir anda yayına aldı kızı. Herkesin önünde soruyordu; ‘’ Sen bana niye küstün? Biz neden yıllardır görüşmüyoruz?’’ Ve tekrar kavuştular. Çocuk yıllar sonra tekrar öptü kızı. Bir öpüşmeden fazlasını beklemeden, kavuşmayı onaylarcasına öpüştüler. Albatrosların sesi, rüzgârın esintisi ve batan güneş şahitti aşka… Çocukluklarına geri döndüler bu kavuşmayla, oyunlar oynadılar, kahkahalar attılar sürekli. Kızın en ufak bir şeye canı sıkılsa, çocuk; ‘’Benim yanımda düşemezsin!’’ diyordu. Kızın omuzları ne zaman düşse, sırtından tutuyordu. Küçücük bir evin içinde iki yakın arkadaşları da dahil kocaman bir dünyayı sığdırmışlardı. Sevgi kokuyordu evin her köşesi. Çocuk hadi dedi rakı içelim… Beşiktaş’ta bir meyhanede, kızdan önce oturmuştu. Cihangir’de içerdi genelde rakısını ya, sırf o Beşiktaş’ı istedi diye öylece oturmuş bekliyordu kızı. Kız geldi, rakılar koyuldu. Sohbetle hemhal olundu. İlk randevuları sayılırdı. Kız sarhoş oldu… ‘’Bu gece sevişmeyeceğiz seninle!’’ Gülüyordu çocuk. O kadar önemli değildi ki onun için. Fakat kız o kadar alışmıştı ki erkeklerin genel algısına, tüm travmaları tetikleniyordu. Aşkı su yüzüne çıktıkça, korkuları üstüne devriliyordu. Takıldığı çocukların isimlerini atıyordu masaya kaçış bileti niyetine. Gecenin sonunda çocuğun bir arkadaşının evine gidiliyordu. Eski sevgilisi için gözyaşı döküyordu çocuk. Üstelik bu eski sevgili, kızın da önceden arkadaşıydı. Karşılıklı acıttılar canlarını o gece, sonra seviştiler. Sabah kendilerine geldiklerinde sessizlik esir aldı ruhlarını. Öylesine güzel bir arkadaşlıkları, o kadar derin bir aşkları vardı ki ne yapacaklarını ikisi de bilmiyordu. Hiçbir şey olmamış gibi devam ettiler yine aynı evin içinde. Yine oyunlar oynadılar, yine çocuk oldular. Sevginin zirve yaptığı bir gece tüm gerçekler döküldü ortaya. ‘’Beni kaybedemezsin’’ diyordu çocuk. ‘’Seni çok seviyorum’’ diyordu kız. Arzular ayaklarına dolanıyordu gece sonunda, kızın baş ağrıları, sanrıları… Kanser olduğunu söylüyordu kız. ‘’Sakın acıma bana!’’ diyordu ve yalvarıyordu Allah’a; ‘’Ölmek istemiyorum’’ Yine vuslat… İyileşti kız. Şarkılar yaptı çocuk. Sonra… En sevdikleri insan trafik kazası geçirdi. Her konuda tartışmayı severlerdi, bir çeşit flörtleşme gibiydi onlar için tartışmak ama bu kez sevdikleri insan için tartışıyorlardı telefonda saatlerce. Kız haklıydı, olacakları hissediyordu ama anlatamıyordu. Olan oldu, en sevdikleri insan intihar etti. Canlarından bir parçayı sonsuzluğa uğurlarken, mezara toprakla birlikte her şeyi atıyorlardı o gün. Sarıldılar ve başka kalplere doğru yol aldılar… İyileşmek içindi vuslat bu kez. Yas tutamayacak kadar çok acıyan bir yaraları vardı artık. Birbirlerini tekrar göremezlerdi, çünkü birbirlerinde artık o en sevdikleri insanı göreceklerdi, canları yanmaya devam edecekti. Kız kabullenmedi önce, birlikte iyileşmek istiyordu. Yalnızlıkla baş edemiyordu. Uzun sürdü… Çok uzun sürdü… Her salise milyonlarca yıl gibi uzun. An’lar yok oldu. Geçmişin en güzel an’larının içine hapsetti kız kendini uzun süre. Geçmişin duvarlarını ağlayarak eritti. Birkaç yıl sonra… Kız için aşkın tanımı, şekli değişti. Ölüm, hakikatin kapısını balyozla kırmıştı. Yol ayrımındayım dedi kız. Blöf sandı çocuk. Hikâyenin sonunu bilmiyorlardı hala. Hala hayattaydılar çünkü. Kızın doğup, büyüdüğü şehre taşınmıştı çocuk. Kızın bir gün oraya geleceğini biliyordu. Gün saymıyordu, yaşıyordu. Başa saramadığı, yeniden başlattığı bir hikâyeyi yaşıyordu. Kız, kararını verdi. Yol dedi… Kendine doğru, Allah’a doğru bir yol… “Vuslat, aşkın kemâlidir.” diyordu. Vuslat, aşkın duasıymış, anlıyordu. Maziden uzaklaşmıştı ve anlıyordu. Yas bitmişti, acı dinmişti. Aşktan bahsediyordu artık. Mekteb-i İrfan diyordu. Uzun ince bir yoldaydı, açmıştı kapıyı, girmişti içeri. Hikayeyi hakka teslim etmişti. Ne zaman omuzları düşse, sırtında çocuğun elini daha güçlü hissediyordu artık. Belki yine başka kalplerde dinlenecek, şifalanacaklardı ama o ünlü şarkıdaki gibi… Elbet bir gün yine kavuşacaklardı. SON yoktu. Sadece AŞK vardı.