1888 yılının Mart ayının 10’unda New York’ta, duvarında “iyi ol ya da git” yazan bir bardaydı. Barmen James, elindeki bezle sildiği tezgâhı parlatırken, müşteriler yavaş hareketleri ve neredeyse sessiz yaptıkları sohbetleri ile biralarını yudumluyordu. “Eski Bira Evi” anlamına gelen adıyla bu mekân, 1854’te açılmıştı. James’in, aynı zamanda patronu olduğu bu yer büyükannesi Mamo’nun uzun yıllar evlerinde çalıştığı yüce gönüllü ev sahiplerinden miras olarak kalmıştı. Duvarlarında İrlanda’ya özgü eşyalar bulunan birahanede Mamo’nun özlü sözlerinden bahsederek geçen günlerinde James, işini severek yapıyordu.
William, James’in hareketlerini inceliyor, elindeki not kâğıdına anahtar kelimeler yazıyordu. Gazetede yakın zamanda yazmaya başlamıştı. “İrlandalılar New York’ta hangi işleri yapıyor?” yazı dizisiyle okurların ilgisini çekmeyi başarmıştı. James, siyah bira doldurduğu bardağı kaydırarak William’ın oturduğu taburenin hizasına ulaştırdı. Hafif bir baş hareketiyle, “bizden olsun” dedi ve hava almak için barın kapısının çengelini açmak üzere kapıya doğru seğirtti.
Sıcak ve güneşli havanın etkisiyle gömlekler, hafif ceketler, elbiseler giymiş halk, erken gelen baharın keyfini çıkarmaktaydı. Yakındaki çocuk parkında oynamak üzere annelerinin etek ucuna asılmış yürüyen çocuklar, satıcıların tezgâhlarından alışveriş yapan insanlar, mevsime göre ılık ve neredeyse yaz sıcağına yakın bu günün, kışın bitmesinin habercisi olduğunu düşünüyor olmalıydılar. James’in bu çıkarımları İrlandalı genlerinden gelen zekâsının sonucuydu.
James “Mamo erken gelen bahar fırtınanın habercisidir, derdi.” diye kendi kendine söylenerek yeniden barın arkasındaki yerine geçti. “Büyükannelerimiz hep evhamlıdır, James” diye lafa karıştı alelade bir müşteri. Sabahın erken saatlerinden beri barda olmasından mütevellit çakırkeyifti. “Onlara kulak asarsak, bize kapıdan dışarı adım attırmazlar”. Yüzündeki müstehzi ifade donakaldı. Bir süre sonra kafasını masaya koyup horlamaya başladı.
James, endişeliydi. “Erken gelen bahar başımıza bir iş açmasa bari” diye yineledi. “Mamo’nun bilgeliğinden hiç şüphem olmadı.” William lafa karıştı. “Hava tahminlerinde birkaç gün içinde yağış olacağı söyleniyor. Dediklerine göre yağış da fazla uzun sürmeyecekmiş.”
“Haklısınız belki, ama bilmiyorum… İçimde garip bir his var. Havanın bu denli sıcak olması tuhaf… Umalım da tahminleri doğru çıksın.”
Havanın sıcaklığı birkaç gün daha aynı şekilde devam etmişti. Pazar günü kiliseye gidenler, kalın paltolarını evde bırakmışlardı. Kadınlar süslü şapkaları ve gösterişli elbiseleri ile sokaklarda yürüyor, çocuklar sıcak havanın etkisiyle etrafta koşturup, ayinden sonra oynayacakları oyunları düşlüyor, erkekler bu yıl hasadın verimli geçeceğinden bahsediyordu. İşçiler, devam eden inşaatları erken bitirmenin hayalini kuruyordu. Hatta papaz bile, bu güzel havanın Tanrı’nın onlara bir lütfu olduğundan bahsediyordu. James huzursuzdu. Pazar postasında yazan, kısa süreli fırtına ve yağış uyarısını okurken, içinde giderek yükselen kaygıyı bastırmaktan başka bir yol bulamadı.
Öğleden sonra hava sıcaklığının düşmesi ile ceketlerin düğmeleri iliklenmeye, yağmurun gelişiyle ise şemsiyeler açılmaya başladı. Limanda demirli gemileri kararan gökyüzüne rağmen maddi kaygılarla demir almaya başladılar. Evlerin verandalarında oturanlar içeri girip, kapılarını sıkıca kapattılar. Bahçede asılı çamaşırlar aceleyle toplandılar. “Basit bir yağmurdan fazlası olamaz” diyenler ıslanan giysilerini şöminelerin başında kuruttular. Evet, yavaş yavaş soğuyan hava, şöminelerin yeniden yanmasına sebep olmuştu.
Telaşla bara dönen James, kapısının önünde duran boş şişeleri dükkânın içine aldı. O sırada yoldan geçen şemsiyesiz ve ince giysili insanların kaçışarak saçakların altına sığınmasını üzüntüyle izledi.
Gece çöktüğünde, hava epey soğumuştu. Bekçinin düdüğünün sesi, fırtınanın şiddetinden neredeyse duyulmaz olmuştu. Gecenin ilerleyen saatlerinde yağmur doluya dönüştü. Birkaç saat içinde ise karla karışık yağan yağmur yerini kara bıraktı.
Havadaki bu ani değişim, ertesi gün yapılacak teslimatları da etkileyecekti. Kömür satıcıları dışarıya çıkamayacaktı. Sadece, depolarındaki kömürü evdeki şöminelerini körüklemek için kullanabilen zenginler şanslıydı. Fakirleri, uğultuyla esen rüzgârın şiddetinden ve iliklerine kadar işleyen soğuktan kurtaracak olan tek şey birbirlerine sıkıca sarılmaktı.
James, barın üst katındaki küçük dairesinde elinde kalan son odun ve kömürle cılız bir ateş yakabilmişti. Birkaç kat giysi ve battaniyenin altında tir tir titriyor, elinde tuttuğu İncil’den okuduğu bir duayı yineliyordu. “Tanrım bize yardım et. Bizi bağışla.” diyen dudakları dişlerinin takırdaması ile çatlamıştı. Odayı aydınlatan mumun alevi bir anda söndü. Uğultusunu artıran rüzgâr, pencerelerin pervazından girerek odayı dolaşıyor, kapının altındaki aralıktan gelen soğuk havayla birleşiyordu. James’in verdiği her nefes göğüs kafesini acıtan bir sancıya sebep oluyordu.
Şafak sökerken uykuya dalan James, uyandığında gördüklerine inanamadı. Şöminedeki ateş çoktan sönmüştü. Odanın camları buz tutmuştu. Pencerelerin görüş alanı kar tarafından kapatılmıştı. Neredeyse, James’in bulunduğu 2. Kat hizasına kadar yığılan kar, tüm çıkışları kapatmıştı.
James, odanın kapısını boynuna sardığı yün atkıyla tutarak ve biraz zorlayarak da olsa açabilmişti. Bar’dan içki alıp içmeyi ve bu şekilde vücudunu ısıtmayı düşündü. Alt kata indiğinde, gördüğü manzara içler acısıydı. Bardaki tüm şişeler buz tutmuştu. Pek çoğu da basınca dayanamayıp kırılmıştı. Tezgâhın hali içler acısıydı. James güçlükle açtığı barın kapısının önünü bir kürek yardımıyla temizledi.
Günlük yevmiyeyle çalışan işçiler, bazı satıcılar, gazete dağıtıcıları kara bata çıka yürümeye çalışıyordu. Evsizler, üzerlerindeki kıyafetleri kara bulanmış halde titreyerek inliyordu. Bazı çocuklar okula gitmek için yürüyorlardı. Bir grup hizmetçi el ele tutuşmuş, ev sahiplerinin ihtiyaçları için sokak sokak gezerek açık olan dükkânları arıyorlardı.
Bira evinin müdavimlerinden biri de yalpalayarak James’in görüş alanına girdi. Ellerini ceplerine sokmuş, paltosunun yakasını kaldırmıştı. “James” diye seslenmek üzereydi ki, ayağı buzla kaplanmış yolda kaydı. Sendeledi. O sırada destek almaya çalıştığı avuç içi soyuldu ve avcundan sızan kanın damlaları karın üzerinde minik noktacıklar oluşturdu. James, adama yardım edip, yerden kaldırdı. “Ne işin var senin dışarıda” diye azarladı onu. “Karın ve çocuklarını evde bırakıp bara gelmek akıl karı değil. Sabahın bu saatinde ilk aklına gelen içmek mi oldu!”
Adam, James’in koluna asılarak güçlükle dengesini buldu. “Hava amma soğuk.” diye söylendi. “Kömür bitti. Ben de bir çuval kömür için yollara düştüm. Ayaklarım ezbere bildiği yolu takip etti.”
James, yaşlı adamın birkaç gün sonra eve dönerken fırtınada yolunu şaşırıp kaybolacağını ve sokakta donarak öleceğini bilmeden, onu barın içine aldı. Ocakta kaynattığı kahveden ikram etti. Yaptığı bu iyilik belki de onu bir hafta süren kar fırtınasının elim sonuçlarından kurtarmıştı.
(1888’in Mart ayında başlayan yalancı baharı, yaşananları ve büyükanne Mamo’nun bilgeliğini bize aktaran gazeteci William’a minnetle…)