Babasının Oğlu

Çocuklukta, hayallerin cirit attığı o uçsuz bucaksızlıkta babalarımızın mesleğini pek bilmeyiz, bilmediğimiz gibi merak da etmeyiz. Aklım ermeye başladığında babamın denizcilikle ilgili bir mesleği olduğunu düşünürdüm. Çımacı, tayfa, ateşçi gibi mürettebattan biri olmayı değil de,  denizciliğin en havalı mertebesi olan kaptanlığı uygun görmüştüm ona.

Annem babama kızdığında “iskele babası olmaktan başka ne işe yararsın sen” diye bağırırdı. Annemin bu yakıştırmaları, babamın denizcilikle ilgili bir işi olduğunun kanıtıydı benim çocuk gözümde.

Çok ağır bir adamdı babam. Kişilik anlamında elbet, fakat okka olarak da çok çekerdi.

Babam en çok üstüne sinen çürümüş yosun, iyot, ıslak halat, zift, pas kokusundan yakınırdı. “Tuzdan dilim damağım kurudu” derdi. Denizci adam tarçın, limon çiçeği, fesleğen kokacak değil ya! Lodostan da çok yakındığını duyardım. “İstanbul’un lodosu hiç çekilmiyor. Bütün çöpler iskeleye vuruyor. Bu millet bütün çöplerini denize mi atıyor yahu, belediye toplamıyor mu? Bir yandan rutubet, bir yandan lodos…”

Büyük babamın zamanında öyle değilmiş, denizin dibi görünüyormuş. Anlamış olduğunuz üzere, babadan oğula denizci bir aileyiz. Gel zaman, git zaman lodoslar artmış, çöpler çoğalmış. Çöpler arttıkça lodoslar art arda dalgaları azdırmaya başlamış.

Babam, benim pek anlamadığım korozyon, diye bir dertten mustaripti. Tedavi için başvurduğu doktorlar, onu şizofreni tanısıyla bir psikiyatri kliniğe yönlendirdiler. Babam kendisini iskele babası zannediyordu. Bu yüzden yirmi dört saat aralıksız Karaköy İskelesi’nde, iskeleye yanaşan gemilerin halatlarının boynuna takılması için bekliyordu. Onu iskeleden eve dönmeye ikna edemiyorduk. Doktorlar, korozyonun temizlenmesi için bakıma alınması gerektiğini söyleyerek kliniğe yatırabildiler ancak. Babam bunu duyunca çok rahat ikna olmuştu. Pastan, korozyondan kurtulup, pırıl pırıl, sağlam bir iskele babası olarak, meslek yaşamını uzun yıllar sürdüreceğinden kuşkusu yoktu.

Babam, doktorlara göre iskele babası sanısından kurtulmak için uzun yıllar çeşitli tedaviler gördü. Hiçbirinin bir faydasını görmedi. Sık sık korozyon nedeniyle bakıma alındı.

Tedaviler sonuç vermedi, babam kendisini iskele babası olarak görmekten vazgeçmedi. Onun insiyatifinde olan bir şey değildi bu, yani iskele babası olarak doğmuş olduğunu sanmak.

Sonra ne oldu derseniz; bundan on beş, yirmi yıl kadar önce İstanbul’da büyük bir lodos oldu. Bu, öyle babamın yakındığı alışılagelmiş lodoslardan değildi. Lodos azmanı bir şey, uzmanlar tsunami diye adlandırmıştı. Ben diyeyim lodos, siz deyin tsunami, dalgalar karayı dövmekle kalsa iyi, kepçe gibi altından girip kıyıyı söküp götürüyor.

O gece sabaha kadar babamı bekledik. Gelsin üstündeki tuzları silkelesin, eve serin deniz kokusu getirsin diye.

İşine çok bağlı olan babam görev şehidi oldu bir bakıma. Tsunami sırasında kendisine halatlarla bağlı gemiyi terk etmemiş. Halatlara öyle sıkı asılmış ki, gemi koskoca iskeleyi söküp peşi sıra sürüklemiş.

Şehrin ortasında koskoca iskele, gündüz vakti olsaydı, babamı kurtarırlardı. Gecenin karanlığında, karanlık sulara gömülüp gitmesi kimsenin dikkatini çekmemiş.

O cüsseli dalgaların gücüne dayanamayan iskele kıyıdan kopmuş, denizin dibine sürüklenmiş babamla birlikte.

Ailecek bekledik, iskeleyi yeniden yaparlar, babamı denizin dibinden çıkarırlar diye ama boşuna… Birkaç yıl önce iskelenin bir kafe olarak işletildiğini duyduk. Kimilerine göre arkasındaki tarihi binaya da bir otel yapılmış.

Kafe eski iskele mi, yoksa benzeri mi yapıldı bilmiyorum. Otele dönüştürülen tarihi binanın inşaatı sırasında kıyıda epeyce temizlik yapıldığını gazete haberlerinden izlemiş, babamın da bulunacağını umut etmiştik. Denizden çıkan bazı şeylerin anı-dekor olarak otele yerleştirildiğini sanıyorum.

Ben ne kafeyi, ne de oteli gidip gördüm. Çok istedim ama göremedim. Neden derseniz, İskele babalığını ben devraldım da ondan. Dedim ya bizde denizcilik baba mesleği, babadan oğula sürüp gidiyor. Bütün gün Kadıköy İskelesi’ndeyim. Bir yere kıpırdayamıyorum. Korozyondan şikâyetim var ama sesimi çıkarmıyorum. Korozyon tedavisi diye beni de bir psikiyatri kliniğine yatıracaklarından korkuyorum.

 

Diğer yazılar...

Yorumlar