Gökte Uçan Huma Kuşu

 Her istasyonun bir delisi vardır derler.

Ben bu lafı ilk, dedemden duydum.

Dedem öyle çok konuşan, çok gülen takımından değildi. Görmüş geçirmiş insanların ağırlığıyla köşesinde oturur, dönüp duran dünyanın bin bir halini bilge insanların sükunetiyle izlerdi.

Gel gör ki mecbur kalmadıkça hiç konuşmayan, geçmişine dair bize hiç ipucu vermeyen bu adam, trene bindi mi bambaşka bir insan oluverirdi.

Eski kuşaktan olup da trenleri sevmeyen insan var mıdır bilmem. Ama ondaki demiryolu ve tren sevdası, uzak diyarları aşıp gelen o yorgun canavarlara, ya da uzayıp giden tren raylarına duyulan merak dolu ilgiden çok,  kanlı canlı ve hatta ruhu olan bir varlığa karşı minnetle beslenen bir sevdaya benziyordu…

Oturduğumuz şehir ile kasabamız arasında günün her saatinde vızır vızır dolmuş, taksi ve otobüs çalışıyorken, o, yolculuğunu sadece iki günde bir şehrimizden geçen trene göre planlar, biletini önceden ayarlar, gecenin geç vaktinde yola koyulur, bineceği treni beklemek üzere epeyi önceden istasyona vakitlice giderdi. Neden tren saatinden epeyi önce gider de istasyonda bekler diye merak ederdim hep. Sonraları anladım ki meğer trenin gelişini beklemek, yolculuğun kendisinden daha heyecan ve keyif veren bir şeymiş…

Eğer okul yoksa, dedemin paçasına yapışır, ne yapar eder bu yolculuklarına dahil olurdum ben de. Tren oflaya puflaya hareket edip istasyonu geride bırakırken, dedem demiryollarında işe giriş hikâyesiyle başlardı anlatmaya. Bir süre sonra şehri tamamen geride bırakıp, ovada ilerlemeye başladığımızda ise iyice açılır, trenin ritmik tıkırtıları eşliğinde demiryollarında çalışırken geçirdiği günlerden, karlı kış gecelerinden, böyle gecelerde demiryolu hattı boyunca yaptığı bekçilikten, başına gelen türlü bela ve zorluklardan, kurtlardan, ayılardan, atlattığı tehlikelerden söz etmeye başlardı.

Aslında bağnaz biri değildi. Ama böyle yolculuklarda bazen heyecan, bazen hüzünle anlattığı hikâyelerden, biraz cine biraz periye, biraz dara düşenlerin imdadına yetişen uhrevi güçlerin varlığına inandığı kesindi.

Demiryollarından, tam da işte böyle zor bir zamanda imdada yetişmiş bir varlık gibi söz eder, “Yiyecek ekmeğimiz içecek suyumuz yoktu. Sefalet içinde yüzerken, bir de baktık ki köyümüzün önünden demiryolu geçiyor. Beni demiryolu inşaatı için işe aldılar, hayatımız kurtuldu” diye anlatırdı.

“Önce, bekçi olarak işe başladım. Bir Veysel Şef vardı. ‘Gün batar batmaz yola koyulacak, hat boyunca yürüyerek yolu kontrol edecek, yeni yapılan tünele kadar gidip orda bir müddet makinaları kolaçan edecek, sabaha doğru da aynı yolu kontrol ede ede geri döneceksin’ dedi bana. Böylece işe başladım”.

Gecenin karanlığında ritmik tıkırtılarla ilerleyen trenin camından gözünü ayırmaz, belli bir yerden geçerken birden ayağa kalkar, beni de pencereye yanına çağırır, karanlıkta belli belirsiz bir noktayı parmağıyla işaret eder, “Bak, bir gece tam şu köprüye yaklaşmışken birden arkamda bir ses duydum” diye devam ederdi.

“Döndüm baktım ki kapkara bir köpek… Kim bilir ne zamandan beri arkam sıra yürüyor. Zifiri karanlıkta o kara köpeğin bana öyle bir bakışı vardı ki hemen o an onun öyle bildiğimiz köpeklerden olmadığını, uzun süredir beni takip eden köpek sıfatına girmiş bir cin olduğunu anladım. Önüme döndüm, yürümeye devam ettim. Yürüdükçe bir kendi ayak seslerimi, bir de arkamdan beni takip eden köpeğin solumalarını duyuyordum. Korkmadım desem yalan olur. Korktum, hem de öyle böyle değil. Aklıma nerden geldi bilmem, içimden sessizce Felak ve Nas surelerini okumaya başladım. Böyle ne kadar yürüdük hatırlamıyorum, bir süre sonra döndüm baktım ki arkamda köpek yok.”

Derken tren bir istasyona girerdi. Önce raydan çıkacakmış gibi aniden sağa sola savrulur, sonra  bir makastan geçtiğimizi bildiren takır tukur gürültüler dolardı içeriye. Dedem burada bir kez daha aniden ayağa kalkar “bak bu makasın ferşinde öyle bir belayla karşılaştık ki, öyle böyle değil” deyip başka bir hikâyeye geçiş yapardı.

“Bekçilikten çavuşluğa yeni terfi etmiştim. Veysel Şef Çavuşluğumun ilk işi olarak da buradaki makasın ferşi görevini verdi bana. ‘Sana güveniyorum Çavuş. Yarın bu işi bitir’ dedi. Ertesi sabah ekiple beraber drezinle yola koyulduk, erkenden bu istasyona geldik. İşe öyle bir giriştik ki öğlen olmadan bitirir gideriz diye düşünmeye başladım. Lakin ne oldu nasıl oldu bilmiyorum. Gün nerdeyse akşam olacak makas bir türlü yerine oturmuyor. Veysel Şef ha geldi ha gelecek. Rezil olmam an meselesi. Ne etsem nasıl yapsam diye çırpınıp dururken bir ses ‘Bu makasın dilini yanlış bağlamışsınız. Sağdakini sola, soldakini sağa koyun’ dedi. Döndüm baktım, adamın biri elleri arkada, bacaklarını komutan gibi açmış tepemizde dikiliyor. Güneş arkadan vurduğundan yüzünü seçemedim ilkin. Sesini tanımasam Veysel Şef geldi sanacaktım. Öyle kendinden emin bir hali vardı. ‘Sen, tirfonözcü! Buraya gel bakalım. Şu tirfonları gevşet. Hey sen, yelekli! Sen de şu seletleri sök bakayım… Ters çevir, karşıya koy’. Üstü başı yırtık pırtık, saçı sakalına karışmış vaziyetteydi. Ama öyle kesin emirler veriyordu ki ekip, benim çavuşluğumu unuttu adamın dediklerini yapmaya başladı. Çok geçmeden makas da toparlanıp yerli yerine oturmaya başladı. Bir yandan içimden adama kızmaya bir yandan da ‘bu adam Allah-ü teâlâ’nın bana gönderdiği Hızır Aleyhiselam’ın ta kendisi’ diye düşünmeye başladım.

Hikâyenin burasında dedem Yenice paketinden bir sigara çıkarıp dudaklarına yerleştirir, muhtar çakmağıyla yakar, sonra kompartımanın camını biraz daha aşağı indirip dumanın pencereden savruluşunu izlerdi.

Sonra birden keyiflenir, “Yav biliyor musun, her istasyonun bir delisi vardır. Seyfo da işte bu istasyonun delisi idi. Lakin nice akıllıdan daha akıllı bir deli. O gün beni öyle zor bir durumdan kurtardı ki, öyle böyle değil…”

Kimse Deli Seyfo’nun nerden gelip nereye gittiğini bilmezmiş. Bir gün bu istasyonda trenden inmiş, bekleme salonuna girip bir banka ilişmiş. Uzunca bir süre kıpırdamadan oturmuş. Gelen gidenler, ilk önce tren bekliyor diye düşünmüş. Birkaç gün sonra anlamışlar ki adamın hali hal değil. İstasyon ahalisi acıyıp yemek vermeye, konuşup derdini anlamaya çalışmışlar. Sonuç alamayınca da kendi haline bırakmışlar. Bizimki de halinden memnun, istasyonu mesken tutup yerleşmiş.

Kimileri, Seyfo’nun bir zamanlar Genel Müdürlükte mühendis olarak çalıştığını iddia ederlermiş. Çok mürekkep yalamış biriymiş. İnsan arasına pek karışmaz, gece gündüz okuyup zaman zaman da bir şeyler karalarmış. Sonra her ne olmuşsa, deli divane bir halde, o trenden inip bir diğerine bindiğini, istasyon istasyon gezdiğini görür olmuş insanlar. Dedem, hikâyenin burasında lüzumsuz şeyleri çok okumanın sakıncalarına kinayeli bir vurgu yapardı.

Kimileri, Seyfo’nun babasıyla beraber demiryollarında takım işçisi olarak çalıştıklarını, bir kavgada babasını gözü önünde bıçaklayarak öldürdüklerini, Seyfo’nun da bundan sonra aklını kaçırdığını anlatırmış. Başka birileri ise bu hikâyeyi tamamen yalanlar, bilmem hangi istasyonda takım işçisi olarak çalışırken, çavuşun kızına âşık olduğunu,  çavuşun nakli çıkıp da memleketin çok uzak bir başka istasyonuna kızıyla beraber göçünce bizim biçarenin de deli divane olup o tren senin bu istasyon benim kızı arayıp durduğunu anlatırmış.

“Deli Seyfo’yu bazen perondaki banka oturmuş, derin derin düşünürken, bazen de bekleme salonunun ortasına dikilmiş çevredeki insanlara nutuk atarken görürdüm. Öyle akıllı laflar ederdi ki ağzın açık kalırdı. Bazen de geciken bir trene sinirlenir tüm demiryolculara ana avrat düz giderdi.”

Böyle zamanlarda,  “sizin yapacağınız işi s…yim. Bir treni çalıştırmayı beceremiyorsunuz. Reis-i Cumhurum tel çekmiş, beni bekliyor. Ben ise sizin a…na koyduğum treninizi bekliyorum. Gelecek de gideceğiz. Ölme eşeğim ölme… Ölme eşeğim ölme” diye bağırır dururmuş. Sonra birden küfrü keser,

Gökte Uçan Huma Kuşu

 Ne Bilir Dalın Kıymatın

 Kargayı Kondurman Dala

 Ne bilir Gülün Kıymatın

 

diye bir türkü tuttururmuş.

Seyfo’nun neden bu türküyü söylediği konusunda dedemin yorumları farklı farklı olurdu. Bazen, bu türküyle Seyfo’nun işinin kıymeti bilmeyen demiryolcuları taşladığını, bazen de aslında tüm delilik hikâyesinin bu türküde gizli olduğunu söylerdi.

Tren, ineceğimiz istasyona girdiğinde, dedem bir zamanlar bu civardaki istasyonlar arasında deli divane dolaşan, sonra tıpkı geldiği gibi bir gün bir trene binip giden ve bir daha geri dönmeyen Deli Seyfo’yu son bir kez anar, “bakma sen deli meli dediklerine… Çok akıllı bir adamdı, çok” deyip trenden istemeye istemeye iner ve eski sessizliğine geri dönerdi.

Bense uzayıp giden tren raylarına bakar, uzaklardan gelen tıkırların arasında Deli Seyfo’nun sesini duyar gibi olurdum.

Diğer yazılar...

1 Yorum

  1. Süleyman KARAKAŞ dedi ki:

    Öykülerinin devamını bekliyoruz. Süleyman Karakaş

Yorumlar