Söyleşi Konuğumuz Feryal Tilmaç “O zaman yaşasın çeşitlilik!”

Biraz başa dönelim… Yazma serüveninizde öyküye yönelmenizin hikâyesini anlatabilir misiniz bize?

Geriye bakıp düşününce biraz bulanık, belirsiz. Öykü yazmak için ortaya çıkmış değilim, ne de şiir, roman. Tek istediğim anlatmaktı. Hâlâ da öyle. Bugüne dek daha uzun bir anlatı yazmadıysam, öykü anlatmak istediklerimi içerik, biçim, hacim bakımından karşıladığındandır. Hatta ilk başlarda öykü diye de adlandırılamayacak amorf metinler yazıyordum, bunu çok da severek yapıyordum. Daha özgür hissettiriyordu. Türün sınırları içine girmek, sizin söyleyişinizle öyküye yönelmek belki doğal bir uyumlanmaydı, belki de yayınlanma kaygısındandı. Bilemedim şimdi.

Edebiyat içinde öyküyü nereye konumlandırıyorsunuz?

Türler arasındaki sınırların belirsizliğine, geçişliliğine inanan biri olsam da öykünün diğer düzyazı türlerinden farklı, özel bir durumu olduğunu söylemeliyim. Ancak edebiyatın içinde kalarak ortaya çıkarabileceğiniz bir türdür öykü. Örneğin yayınlanabilir bir roman, diyelim ki çok satan bir roman yazmak için edebiyat yazarı olmanız gerekmez. Pek çok örnekleri var bunun. Sözün konusu öykü olduğunda ise durum tamamen farklılaşır. Kabul görmüş her öykü yazarı bir edebiyat yazarıdır. Kendi içinde hassas bir dengesi vardır öykünün. Nerdeyse şiire yakın bir dil işçiliğini gereksinir. Fazladan bir cümleyi, hatta bir kelimeyi kaldıramadığı olur. İleri gidiyorum, kimi zaman yerli yerinde kullanılmamış bir virgülü bile istemeyecek kadar bıçak sırtıdır o ahenk. Zordur esasen ama, kısa olduğundan sanırım yazmaya çoğun öyküden başlıyor insanlar. Kolay kotarılabilirmiş gibi bir yanılsama yaratıyor olabilir.

 

Başlangıcından günümüze Türkçe öykü geleneğine şöyle bir bakarsak, sizi bu geleneğin hangi aşamaları daha çok çekiyor? Ve tabii neden?

Bir yazar olarak edebiyat geleneğimizi önemseyen, her aşamasında verilmiş iyi yapıtlara ve onların yazarlarına son kertede saygı duyan biriyim. Geleneği kavramadan yeni bir şey ortaya çıkarmak olası değildir. Bu soruyu bir okur olarak yanıtlamam gerekirse yine çeşitlilikten yanayım. Yeter ki yetkin olsun. 50’li yılların öykücülerini hâlâ çok severek okurum ama Sait Faik’ten günümüze öyle çok sevdiğim öykü yazarları ya da kitapları var ki. Çok boyutlu, dağınık, gönlümce, coşkuyla okuyan biri oldum hep. Her yazarda başka bir şey bulurum ruhuma ya da zihnime karşılık gelen. Seçici olmak şart ama fazla katı olmak insanı sınırlandırır, keşfedeceklerinden mahrum bırakır. O zaman yaşasın çeşitlilik!

Yine bu geleneğin içindeki soy yazarlarımızı düşünürsek, okuma ve yazma serüveninizdeki yankılarını öğrenebilir miyiz?

Ahmet Hamdi Tanpınar, Sait Faik, Sabahattin Ali, Leylâ Erbil, Haldun Taner, Oğuz Atay, Selim İleri, Necati Tosuner… Daha da sayabilirim doğrusu. Birbirleriyle hiç benzeşmeyen yazarlar var aralarında ama, bir arada müthiş bir zenginlik yaratıyorlar. Ben tam da bunu seviyorum. Hepsinden aldıklarım vardır ve hiçbirinden almadıklarım. Kendi bireysel tarihimden getirdiklerim. Ben ben olduğum için yazabildiklerim. Hiçbir yazar içinde doğup büyüdüğü toplumun, kültürün, düşünsel birikimin etkilerinden azade değildir ama, günün sonunda yine her yazar kendi kişisel hazinesinden beslenir. Kısası, bilinçdışından. Özgünlük bir sanat yapıtı sayılmanın ilk koşuluysa, başka bir yol da olası görünmüyor zaten. Böyle olmasaydı yazdıklarımız hep birbirine benzerdi. Aşınmış metaforlar, tıpkıbasım imgeler, çiğnenmekten pörsümüş içerik. Halihazırda var olanı biteviye çoğaltmanın anlamı ne? Düşüncesi bile çok boğucu değil mi?

İlk kitabınız Mevt çıktığında ses getirdiğini anımsıyorum… Sanki daha ilk kitapla öykü poetikanızı da sezdiriyordunuz okura… Bugünden baktığınızda bunun bilinçli bir tercih olduğunu söyleyebilir misiniz?

Hayır söyleyemem. Yazmak ne ilk zamanlarda ne de yıllar sonra şimdi tamamen bilinç düzeyinde gerçekleşen hesaplı kitaplı bir edim oldu benim için. Nasıl yaşarken içimle dışım arasındaki mesafeyi kapatmaya çalışıyorsam, yazarken de bunu yapıyorum. Yazmak yazdıklarınızı açıklamak ya da onlar hakkında konuşmaktan daha doğal, dolayısıyla daha kolay. Bir yazarın kendi poetikası hakkında söz söylemesi ne kadar doğru onu da bilmiyorum. Bunu eleştirmenlere, akademisyenlere ve iyi okura bırakmalı. Demem o ki ilgilisine, bilgilisine, meraklısına.

İkinci kitabınız Aradım Yaz Dediniz’de de Mevt kadar geniş bir mekân coğrafyasıyla karşılaştık… Bir yazma tutumu olarak sizin için kaleminizle farklı coğrafyalarda dolaşmak ne ifade ediyor?

Bu sanırım kişiliğimle ilgili bir durum. Yaşarken de olabildiğince çeşitlilikten yanayımdır. Merak ederim. Benim için mümkün olan en geniş açıyla bakabilmek, sadece seyircisi olmak değil deneyimleyebilmek isterim hayatı. Elbette her şeyi yaşayarak öğrenmek olası değil. Eksikliklerimin derdini de okumakla telafi eden biriyim. Dolayısıyla dünyada olan her yer, her şey ya da kişi hakkında yazmak isteyebilirim. Okumanın da yazmanın da en zevkli kısmı boyut değiştirmektir. Hayatı, yerleri, kişileri kısası şeyleri yedekleyebilme yanılsamasıdır. İyi, iyileştirici, nevrozlardan arındırıcı, varoluşun ıstırabına katlanmayı kolaylaştıran bir yanılsama. Demek ki var olan, olmayan tüm coğrafyalarda dolaşmaya devam.

Aradım Yaz Dediniz haklı olarak Sait Faik Hikâye Armağanı’yla da taçlandı. Ve hatta ödülünüzü Yaşar Kemal’in elinden aldığınızı anımsıyorum. O güne dönersek sizdeki ruh durumundan söz edebilir misiniz?

Çok teşekkür ederim, çok naziksiniz. Hiç aklımdan geçmemişti dersem ikiyüzlülük etmiş olurum. İlk yazmaya başladığımda aynı zamanda arkadaşım da olan yayıncıma ben bir gün Sait Faik Öykü Ödülü’nü almak istiyorum demiştim. Tabii ama o öyle bir şey değil, alamazsan da üzülme demişti. Niye alamayacakmışım anlamamıştım. Dolayısıyla ilk kitabımda bile almayı hayal etmiştim. Ben çok sabırsızımdır, edebiyat ise yavaş. Şu an bunu iyice biliyorum ve ben de daha sabırlıyım ama o zaman öyle değildim. Ödül konuşmasında da aynı şeyi söylemiştim, ben sabırsızımdır, edebiyat yavaş, ilk kez ritmimiz birbirinin üzerine oturdu diye. Belki gençliğin pervasızlığıyla söyleyebilmiştim bunu ama içtendim. Bunca yıl sonra da sıkılmadan hatırlayıp tekrar edebildiğime göre sahiden içtenlikle ifade etmiştim. Ödülümü Yaşar Kemal’in elinden almak ise tam bir sürprizdi, büyük bir şanstı. O çok özel yaşam deneyimlerinden biriydi. Nerdeyse ödülün kendisi kadar değerli, heyecan vericiydi. Her yazar gibi ben de hayal kırıklıklarına uğruyorum, üzülüyorum zaman zaman. İşte o durumlarda hatırası beni en çok avutan yaşantılarımdan biridir o akşam ve Yaşar Kemal ustam.

Esneyen Adam kitabınızdaki aynı adı taşıyan öykünüzü biraz da Oğuz Atay’ın “Tahta At”ına çok şık ve günümüzden bir selam olarak da okudum. Oğuz Atay’ın edebi kişiliği sizin için ne ifade ediyor?

Oğuz Atay’ın yazar duruşunu da edebiyatını da çok değerli buluyorum elbette ama edebiyatımızda bir kan bağı ya da damar yakınlığı olmadığını çok açık söyleyebilirim. Tanpınar’dan Oğuz Atay’a, oradan Orhan Pamuk’a uzanan ve kimi günümüz yazarlarının da yer aldığı kanona dahil edilemem. Yine de “Esneyen Adam”ı bu bağlamda okumuş olmanız çok güzel. Daraltıcı değil zenginleştirici bir okuma. Çok teşekkür ederim. Eğer büyüyü bozmayacaksa o öykü benim içimde Düşünen Adam’a, bu bağlamda plastik sanatlara, çağrışımlarla da psikiyatri, psikoterapi geleneğimize eklemlenir. Kitap ilk yayınlandığında bir akademisyen Varlık’ta Esneyen Adam’ın kapitalizme kafa tutmak için intihar ettiğini ileri süren bir yazı yazmıştı. Öykülerim hakkında yazılmış en iyi yazılardan biri olduğunu düşünmüşümdür. Yazarın kastını aşan katmanlı okumalar çok değerli.

Esneyen Adam kitabınızdaki öykülerin bağlamına baktığımızda sanat dallarını kucakladığınızı rahat rahat söyleyebiliriz. Sanatların birbirinden etkilenmesi konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Bunu fark eden ya da dile getiren diyelim, az sayıda kişiden birisiniz. Evet, kitabı oluşturan her öykü bir sanat dalına gönderme yapar. Birisi de hayata hatta, yaşamayı da bir sanat gibi gördüğümden bilinçli olarak dahil etmiştim o desteye. Kitap yayına hazırlandığı sırada arka kapakta bundan söz edip etmemek konusunda tereddüt ettim. Kimi yazar arkadaşlarım bunun belirtilmesi gerektiğini söylediler, ben pek aynı fikirde değildim. Leylâ Erbil o zaman hayattaydı ve kesinlikle anlayanın anlayışına bırakılması gerektiği konusunda beni destekleyen bir düşünce ileri sürdü. Ondan da kuvvet alarak öyküler arasındaki bu bağlantıya dikkat çekmeyi istemedim. Fakat ilginçtir ki kitabım hakkında, üstelik kayda değer bir edebiyat insanı, öyküler arasında hiçbir bağlantı olmadığını, hadi bir kitap oluşturacak kadar biriktiler yayınlayalım bari mantığıyla oluşturulmuş gibi durduğunu söyleyen bir eleştiri yazısı kaleme aldı. Neyse ki öykülere tek tek bakıldığında iyi ve yetkin olduklarını düşünmüştü. Üzüldüm mü? Evet. Pişman oldum mu? Hayır. Bugün de benzer fakat farklı bir mantıkla bir öykü dosyası meydana getirsem, keşfini yine okuyana bırakırım. Benzer olumsuzlukta bir eleştiriyi de göze alarak elbette. Edebiyatı sürekli değişir, yenilenir çünkü hayatın içinde bir insan olarak yazarın kendisi de değişir ama bazı sabitler, değişmezler yolunu şaşırmamak, savrulmamak için çok gerekli, önemli. Sanat dallarının birbirleriyle ilişkisine gelince, temelde söyleyebileceğim benim anlayışıma göre birbirleri için vazgeçilmez olduklarıdır.

Röportajı Yapan: Nezir Suyugül

 

 

Diğer yazılar...

Yorumlar