Karşılıklı oturduğumuz sedirde, anneannem bana ördüğü şalın ilmeklerini özenle atarken, ben de sobanın üzerinde kaynayan çilek reçelinin kokusunu doya doya içime çekiyordum. Odunların ritmik çıtırtısı, çocukluğumun o şeker tadındaki kokusuna eşlik ederek beni adeta bir masalın içine davet ediyordu. Sonra ikimiz de sözleşmiş gibi radyodan gelen parçanın sözlerini mırıldanmaya başladık.
Biiiir şarkısın seeeen, ömür boyu süreceeeeeek….
“Vuslat Hanım, bakıyorum daldınız yine eski namelere. Dedemi düşünüyorsun, değil mi?”
“Aaaa, çok ayıp. Böyle şeyler konuşulmazdı eskiden, hele de bacak kadar torunla.”
“Biz yeni nesil böyleyiz işte, içimizden geçeni hemencecik söyleyiveririz hemşire.”
İkimiz de tutamadık kendimizi, kıkırdamaya başladık. Anneanne–torun atışmalarımız, bol esprili ve samimi bir gölge oyunu gibiydi sanki.
“Kızma kızma, çay koyayım mı birer tane daha? Sana anlatmak istediğim bir şey var aslında. Yani pek de bir şey yok gibi ama, ay ne bileyim işte. Bir garip hissediyorum son zamanlarda.”
“Benimkini çok koyu koyma Özoş, abarttım yine. Çarpıntım tutar şimdi.”
“O çarpıntı çaydan değil de sevgili Ziya Bey’inizi düşündüğünüzden olmasın sakın, Vuslat Hanımcığım?”
“Çenen değil, ellerin iş yapsın, bakayım. Çayın altını kapat Özlem, daha içmeyiz kızım.”
Mutfağa giderken gülümsediğimi fark ettim. Dedemin adı geçtiği anda, anneannem adeta genç bir kız gibi utanıyor, elini kolunu koyacak yer bulamıyordu.
Çaylarımızı koydum. Bu sefer kulplu büyük bardaklara. Son keyif çayı hep bu bardaklarla içilir bu evde. Dedemden kalan bir alışkanlık.
Sedirde anneannemin yanına oturup bağdaş kurdum. Çaylarımızı da zigonun üzerine koyduk. O da toprak tonlarda alacalı iple ördüğü şalımı yavaşça yanına koydu.
“Ooo, durum ciddi galiba. Kesin bir gönül meselesi. Merak ettim bak.”
“Ya, sen de her şeyi hemen anla. Annem kılıklı. Evet bildiniz.” Çayımdan ilk yudumu yana yana içtim. Nedense dilim damağım kurumuştu. Şarkı bitti, Vuslat Hanım, hemen atladı.
“E hadi, sıradaki senin şarkın olsun.”
O da çayından ilk yudumunu aldı ve merakla gözlerini bana dikti. Şarkı tutmaca oynamayı çok severdik. Sırf bu oyun sayesinde o kadar geniş bir şarkı sözü repertuvarım var ki. Ve manidar bir şarkı başlamıştı bile.
Kapat gözleriniiii kimse görmesiiiin…

Radyodan gelen şarkının nağmeleri, odunların çıtırtısına karışıyor, sanki her nota sobadaki odunların ateşiyle dans ediyordu.
“Birkaç haftadır bir çocukla öylesine havadan sudan konuşuyorduk. Bizim fakültede o da. Kantinde, derste sık sık karşılaşıyoruz; ne hikmetse aynı seçmeli derse de kaydolmuşuz. Başlarda ‘Tesadüf’ dedim.”
Bunları anlatırken artık yüzüm nasıl şekilden şekilde giriyorduysa, anneannemin gözleri muzip bir ifadeyle bana bakıyor, sabırla hikâyemi dinleyerek çayının keyfini çıkartıyordu. Örgüsünü tekrar eline aldı, bir yandan can kulağı ile beni dinliyor bir yandan da hikâyenin heyecanlı ritmine ayak uydururcasına ilmekleri birbiri ardına atıyordu. Ben de kocaman bir yudum alıp devam ettim. Kalbim nasıl da hızlı hızlı atmaya başlamıştı.
“Sanki gizli bir güç bizi sürekli aynı ortamda olmaya zorluyor gibi,” dedim sesimde belli belirsiz bir heyecan. “Nereye gitsem Vahit’le göz göze geliyorum. O da benim kadar şaşkın bu duruma.”
Bir yudum daha. Boğazım neden kuruyordu bu kadar.
“Sadece denk gelmek olsa neyse… Ama bu kadar üst üste tesadüf! Ortada bir şey yok daha ama, ne bileyim, garip işte.”
Anneannem, şalımı dizlerine bırakıp ciddileşti.
“Vahit mi dedin Özoşum?”
“Evet, neden o kadar şaşırdın? Haklısın gerçi, yirmi birinci yüzyılda kim çocuğuna Vahit ismini koyar ki? Osmanlı’dan kalmış dede ismi gibi.” Kendimi tutamadım, dolu dolu bir kahkaha attım.
Ama anneannem başka bir zamana gitmiş gibiydi. Beni pek de duymadı gibi. Uzaklara dalıp başladı anlatmaya:
“Vahit ve Vuslat. Bana büyüdüğüm konakta anlatılan bir masal… Daha doğrusu, vaktiyle yaşanmış bir aşk hikâyesi. Öyle engeller çıkmış ki kimse kavuşmalarına ihtimal vermezmiş. Ama bir tılsım devreye girince mucizeler olmuş. O günden sonra kim bu iki ismi taşısa, kaderleri mutlaka kesişir diye anlatılır.”
“Bir dakika, bizde bir tane Vahit var hemşire. Vuslat yok ki, bağlayalım senin masalını. Ha ha…”
Gözlerindeki derin ışığa bakınca pek de şakaya gelmeyeceğini anladım. Saçlarımın perçemi yüzüme düşmüştü, anneannem nazikçe kulağımın arkasına attı.
“Bilmediğin bir şey var Özoşum. Senin göbek adın Vuslat. Doğduğunda hoca kulağına okudu ama kimliğinde yazmıyor. Yani, aslında Vuslat’ımız da var, Vahit’imiz de…”
Dilim damağım birbirine yapışmıştı. Bardağımı avcumda sıkı sıkı tutuyordum ama çayımdan yudum almak aklıma bile gelmiyordu. Vahit’le durmadan rastlaşmalarımız film şeridi gibi gözümün önünden geçiyordu. Daha geçen gün “Bu işte bir iş var” diyerek güle oynaya dalga geçmiştik. Şaka yapmasaymışız iyiymiş sanırım.
“Demek… Bu yüzden. Tuhaf geliyor ama aynı zamanda da mantıklı… Ama tılsım falan, biraz fazla masalsı değil mi sence?”
Vücudumu hafif bir ürperti kapladı. Üşümüyorken titremek nasıl bir şeyse artık. Anneannem hınzırca göz kırptı:
“Gerçek mi, masal mı; orasını sen bilirsin. Anlatılanlara göre, iki gence de yirmi yaşına geldiklerinde parlayacak birer kolye vermişler. Kızın babası işi gereği uzaklara göçünce ayrılmışlar ama bu kolyeler onları er ya da geç buluşturmuş. Bizim ailede de her genç kıza Vuslat adı miras bırakılır. Karşısına çıkacak Vahit’le yolu kesişirse büyük bir aşk yaşanır, derler. Şimdiye dek kimseye denk gelmemişti.”
Kalbim deli gibi çarpmaya başladı. Elim istemsizce kolyeme gitti.
“Bu kolye senin hediyendi. Annem de taktı, sonra bana verdi. Ucundaki yıldızın anlamını hiç çözememiştim. Hep öylesine güzel diye düşünmüştüm.”
Anneannem içini çekti:
“Annenin susması gerekiyordu. Hepimiz sustuk; sen de sormadın zaten.”
On sekiz yaşımdan beri hiç çıkartmadığım kolyem, benim bilmediğim bir geçmişte saklanan sırrı gün yüzüne çıkarıyordu.
“O kadar çok Vahit’i görmek istiyorum ki, sanki… sanki kalbim onunla buluşmak için aklımdan bağımsız çırpınıyor.”
Anneannem, sadece gülümsedi.
“Özoşum, bu hikâyenin sonu sana bağlı. İster inan ister inanma; ama bil ki bu iki ‘V’ bir araya geldi mi, kolay kolay ayrılmaz. Belki de Vahit’in elinde de aynı kolye vardır, belki bu anlarda o da senin gibi sırrı öğreniyordur.”
Radyoda reklamlardan sonra eski bir şarkının anonsu yapıldı:
Şimdi yıllar öncesine gidiyoruz, sevgili Eskimeyen Nağmeler dinleyicileri… Melihat Gülses’in ipek sesinden söz ve müziği Arif Şanlı’ya ait unutulmaz hicazkâr eser Vuslat’ı tüm sevip de kavuşamayı bekleyenlere armağan ediyoruz.
Tam o sırada telefonuma gelen mesaj sesi bütün havayı değiştirdi. Ekranda tek bir kelime vardı:
“Vuslat?” Gönderen: Vahit.
Kalbim hızla çarptı. Parmaklarım titriyordu. Ekrana dokunmaya cesaret edemedim. Sırrı öğrenmiş olabilir mi? Heyecandan midem bulanıyor, boğazım düğümleniyordu; yine de tuhaf bir mutluluk kaplamıştı içimi. Çilek reçelinin tatlı kokusu, bu kez daha keskindi; sanki masalın büyüsüyle birleşmiş, odanın her köşesine sinmişti.
Anneannemle göz göze geldik. Elimi avucunun içine aldı. Kolyeyi kavrayan elim ateş gibi yanarken, onun tuttuğu el sanki buz kesmişti. Avcumu açtığımda, birlikte yıldıza bakakaldık. Kolye ışıldamaya başlamıştı.
Peki ben mi masalı öğrendim, masal mı beni buldu? Cevabı ben de bilmiyordum. Ama kalbimin sesi, hikâyenin henüz başladığını söylüyordu.