İş yerindekilerin son zamanlardaki tavırları neydi öyle? Koridorda yanlarından geçerken sesler kısılıyor, bakışlar benden kaçırılıyordu. En sonunda bir gün yüksek sesle “Soğuk nevale…” dediklerini duydum. Kime diyorlardı? Aslında haftalar öncesinden beri bu sözün fısıltıyla söylendiği kulağıma çalınıyordu. Benim için miydi? Bir an içime bir kurt düştü. “Bahsettikleri gerçekten ben miydim?” diye geçirdim aklımdan; ama hâlâ kabullenemiyor, üstüme konduramıyordum. Sıcak çayımdan bir yudum aldım, etrafıma baktım; benden başka kimse yoktu. Ne tuhaf, başta bunun benim için söylendiğini anlamak istememiştim demek ki. Ben kendimi bilmez miydim? Oysa çok değil, kısa bir süre öncesine kadar koridorları neşelendiren, herkesin derdine koşan ben değil miydim? “Pes doğrusu,” diye geçirdim içimden. “Ne çabuk unuttular.”

Haftalar önceydi. Ofis her zamanki gibi kahkahalarla çınlıyordu. Yan masadaki genç stajyerin doğum günüydü, pasta kesiliyordu. Eskiden olsa pastayı ben sipariş eder, mumları dizer, en yüksek sesle doğum günü şarkısını söylerdim. O gün ise ruhum içimden çekilmişçesine ekrana bakıyordum. Parmaklarım klavyenin üzerinde hareketsizdi. Evdeki o tanıdık sesin yankısı, olanca ağırlığıyla omuzlarıma çökmüştü: “Çıkamazsın. Yapamazsın.”

Bir iş arkadaşım yanıma gelip, “Hadi, sen de gel,” dediğinde sadece, “İşim var, size afiyet olsun,” diyebildim. Sesim buz gibiydi; ben bile ürkmüştüm kendi sesimden. Arkadaşım şaşkınlıkla geri çekilirken arkamdan fısıldaştıklarını duydum: “Buna ne oldu böyle? İyice soğudu bizden.”

Bilmiyorlardı ki ben sadece ruhumu dondurarak hayatta kalmaya çalışıyordum. Kendi yangınını söndüremeyen ben, başkasının mumunu nasıl üfleyip söndürebilirdim?

İş yerinde üzerime yapışan bu soğukluğun, aslında evde çoktan başladığını biliyordum. Bu yaşadığım ilk hayal kırıklığı değildi elbette ama bu defaki ağır gelmişti. Dayanacak gücüm kalmamıştı. Kendimi artık güneş görmeyen, rutubetli ve buz gibi soğuk bir odaya kapatılmış gibi hissediyordum. Orada biraz daha kalırsam, ruhumun tamamen donacağını ve bir daha asla çözülemeyeceğini hissediyordum. Bu düşünce zihnimi her yokladığında nefesim daralıyor, şakaklarımdan soğuk terler boşanıyor, ellerim uyuşuyordu. Kendimi defalarca kapı kilidini kontrol ederken buluyordum. Deli gibi çarpan kalbim, sanki kaçıp saklanacak bir delik arıyordu. Ben gerçekten ne yapıyordum?

Sorunlar nerede, ne zaman başlamıştı? Emin olamıyordum. Belki evde filizlenmişti, belki işte. Ya da ikisi aynı anda… Kırk yıl düşünsem, bir gün herkesin gözünde evrenin en soğuk kadınına dönüşeceğimi hiç mi hiç ummazdım. Oysa hayatın başında her şey ne kadar da sıcaktı. Çünkü aşk vardı; yüreğimi yerinden oynatan o deli bakışlar, karnımda kelebekler uçuşturan dokunuşlar… O sihrin hiç bitmeyeceğini sanıyordum. Sevdiğimin bir gün baş düşmanıma dönüşebileceği ihtimali aklımın ucundan bile geçmezdi.

Ona kendimi teslim ederken çok emindim. Neşeliydi, yaşam doluydu. Benimse çok acelem vardı; yaşım geçiyordu, daha iyisi karşıma ne zaman çıkardı ya da çıkar mıydı? Şüpheliydim. Kim iş çıkışlarında yolumu böyle bekler, beni hediyelere boğardı? Kim şımartırdı beni bir çocuk gibi?

İlk yıllarımız pembe bir rüyaydı. Mutluluktan ölmenin sınırlarında geçirdiğim o günler, şimdi başka bir hayatın unutulmaya yüz tutmuş hatıraları gibiydi…

Kırılma noktamız sade bir elbiseydi. Boyu dizimin biraz üzerindeydi. Arkadaşlarımla buluşmaya hazırlanıyordum. Gözlerini dikip baktı önce, uzun uzun. Sonra sadece, “Oturup kalkarken rahat edemezsin,” dedi. Hak verdim o an. Boyun eğdim. Keşke eğmeseydim… O gün diz altı bir elbiseyle çıkarken, aslında kendi özgürlüğümün de üzerine kapkara bir gölge düşürmüştüm. Farkında bile değildim. O günden sonra yasaklar sessizce çoğaldı; ben sustukça onun sesi yükseldi, benimki hiç duyulmaz oldu.

Sonra o zehirli teselli cümlesi içimde dönüp durmaya başladı. “Aman tadınız kaçmasın, biraz da sen alttan al.” İlk kimden duymuştum bu cümleyi? Önce sakin sakin anlatmayı denedim. “Bu saatte bensiz çıkamazsın! cümlesinin mantıksızlığını açıklamaya çalıştım. Vakit akşam bile değildi. Gideceğim yer ise ancak yürüme mesafesindeydi. Yine de gitmedim. Gidemedim. Zamanla kendimi sorgulamayı bıraktım; sorunlar bile yorulmuştu artık. Bir sabah acıyla fark ettim ki yüreğim çoktan buz kesmiş. Ne sevgi kalmış, ne beklenti, ne de yarına dair herhangi bir ümit kırıntısı.

“Ben çoktan yaşarken ölmüşüm,” dedim kendi kendime. “Sırtımda tabutumla dolaşıyorum artık ben.” Bunu fark ettiğimde dehşetle irkildim. Bu adam, sevgi adına beni tutsak etmiş. “Beni yaralıyorsun,” diyememenin pişmanlığı içimi kemirip duruyordu durmaksızın. Kaçmak sanki imkânsızdı. Bazen en kolay yol, kendimi bir boşluğa bırakmak gibi geliyordu bana. Her direncim kırıldığında, çaresizliğimi bilinmez bir zamana erteliyordum.

Ta ki iki hafta önceye kadar…

Masada oturmuş, bir şeyler atıştırıyordu. Onun insanı deli eden çiğneme sesi, televizyonun gürültüsü… Her an bir şeyler patlayacak gibiydi. İşte o zaman bardağı taşıran o son damla değil, o son darbe geldi. Arkadaşlarımla buluşmak istediğimde bir anda karşımda belirdi. İki kolumdan tutup beni duvara yapıştırdı. Onun sıcak ve yağlı nefesini yüzümde hissettim. Öfke saçan bir sesle, Evden çıktığını görürsem kemiklerini kırarım senin!” diye kükredi. “Otur oturduğun yerde. Bugün çıkmak yok. Anladın mı?”

O an kendimi bir böcek kadar küçük ve değersiz hissettim. O gece, kocam olacak adam yan odada horlarken banyoya kilitledim kendimi. Suyu açtım. Ellerim titreyerek telefonun tuşlarına bastım ve Berlin’deki çocukluk arkadaşımı aradım.

“Ruhat,” dedim fısıltıyla, “Burada artık nefes alamıyorum, bir iki haftaya oraya geliyorum.” Bunu söylerken kendimi daha fazla tutamadım. Hıçkırıklarım boğazımda düğümlendi, gözyaşlarım sadece içime aktı. Nice sonra derin bir nefes alıp, sesimi toparlayarak devam ettim: “Ama gelmeden önce burada halletmem gereken bazı işlerim var.”

Arkadaşımın sesi, kilometrelerce öteden içimi ısıttı: “Gel,” dedi. “Burada güneş başka doğuyor. Kimse senin kanatlarını kırmaya çalışmaz. Kısa sürede yeniden bir hayat kurarsın burada.”

Bin bir emekle ördüğüm, sonsuz bir sevgiyle beslediğim hayatımı artık geride bırakabileceğimi hissediyordum. Gitmeye çok yakındım. Sadece bir valiz dolusu anıyla, yeni ufuklara yakında açılabilirdim.

O iki haftada, yılların yükünü sırtımdan indirmeye çabaladım. Sonunda hazırdım. Valizimi aldım. Yılların sessizliğini ve o hiç geçmeyen soğukluğunu o evde, ait olduğu duvarların arasında bıraktım. Valizime eşyalarımdan çok, taze ümitler ve yeniden başlama cesaretimi koydum. O diz altı elbiseyi çöpe attım; üzerimden büyük bir yük kalktı.

Gece sessizce evden çıktım. Kapının önünde durdum bir an. Sanki kocamın horlama sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Evdeki o ağır, soğuk yalnızlığıma son kez baktım. Artık geçmişin duvarda asılı gölgesi beni hiç korkutmuyordu. Kapıyı kapattığımda orada sadece o adam değil korku da kaldı.

Dışarı çıktığımda takvimler iki bin yirmi altının ilk gününü gösteriyordu. Hava şiddetli soğuktu ama bu seferki soğuk içimde değil dışarıdaydı;  kar ha yağdı ha yağacaktı.

Uçak havalanıp bulutların üstüne çıkınca, önce kendime “Ver elini Berlin,” dedim titreyen ama kararlı bir sesle. Sonra da pasaportumdaki o kurtarıcı vizeyi okşayıp yılların sus payı takılarımdan geriye kalan o deste deste dövizin yanına bıraktım onu. İlk kez içimdeki buzlar erimeye, yüreğim gerçek bir sıcaklıkla ısınmaya başladı. Artık ne soğuk vardı ne de kimsesizlik.