“Merhaba! Kerim Abi nerde?” “Yok!” “Ne zaman gelir?” “Tayini çıktı!” “Tayini mi? Hay Allah! Nereye?” İki eli iki yana açık, nerden bileyim modunda, omuz silkip dudak büküyor konuşma özürlü suratsız! Tam bir kütüphaneci…
Ah Kerim Abi ah, gelmez senin gibisi. Umarım istediğin yere çıkmıştır tayinin. Bir zamanlar en büyük hayaliymiş İstanbul. Allem etmiş kallem etmiş atmış kapağı bu kütüphaneye. Hayat, hayallerini bi güzel yedirir ya insana… Önce Esra çarpmış, gönlünü çalıp bırakmış. Sonra hayat pahalılığı, derken artan kiralar… Gidesim var diyordu hep! Neyse, bu sefer şansı yaver gitmiş de tam zamanında fıymış bu eziyet şehrinden. Fiyatlar şimdi roket gibi, tutabilene aşk olsun! Herkesin bir Kerim Abi bulası yok ya! O olmasa bu kentte tutunabilir miydim? Meçhul! Ara sıra sorarım kendime, net bi yanıt çıkmaz.
O gün, yağmurun bardaktan boşalırcasına yağdığı o soğuk gün, okul dönüşü bavulumu kapı önünde bulunca yakındaki bu kütüphane geldi aklıma. Kitap bahanesiyle gelip oturdum. İliğim kemiğim ısındı bi güzel. Ezik eziğin halinden anlar ya… Akşamüstü kimseler kalmayınca önüme bıraktığı çayı, tüten dumanını, haniyse ta bizim köye gidip gelişimi unutamam asla! Hem içim ısındı hem ellerim hem de yüreğim… Gözüm saatte çakılı… zaman süratle akıyor… Dur diyorum akreple yelkovana! Akrep işte, durur mu hiç, sokacak illâ! Donggg saat 17.00… Önümde hâlâ aynı sayfası açık, tek satırını okuyamadığım kitaba dalmışım da zamanı unutmuşum pozlarında… bir el hissettim omuzumda: “Delikanlı kapanma vakti! Yarın yine gelirsin.” Umutsuzca kalkan başım, melül bakışlarım içine dokunmuş olacak ki, bu şehrin sillesini yemiş tabii, çaktı vaziyeti, dan diye soruverdi: “Kalacak yerin yok di mi?” Erkek adam ağlamaz, geri gönderiyorum hücum edenleri, başımı sallıyorum usulca. Bu çıkan ses benim mi? “Ev sahibi kapının önüne koydu da!” “Bilirim o insafsız lanetleri! E, napıcan şimdi?” sorusu ipini koparmış bir balya gibi düştü kafama: “N’apıcam şimdi?” Düşünmekten uyuşmuş beynimle boş boş bakmışım yüzüne: “Anlaşıldı, bu gecelik burdasın…”
İlk kez o soğuk gecede bu büyülü dünyayla hemhal oldum. Allahtan o sıralar kamera sistemi bozukmuş da kafamı sokacak yer bulmanın tatlı sarhoşluğuyla koca kütüphanenin tozlu yollarına vurdum kendimi. Gece soğuk olursa kalk yürü, kitaplar ısıtır seni, demişti, ben de gezindim serseri mayın gibi. Ah, Kerim Abi, ah! Bey mi demeli yoksa? Yok ya, sana evini açan birine bey demek pek yakışık almaz herhalde. Raflar arasında gezindikçe… yaşadığımız şehre ne çok benzettim! Koca bi labirent adeta! Bitişik nizam, sıkış tepiş apartmanlar eşittir raflar… evlerse kitaplar… Mahalle, sokak adları, kapı numaraları, hepsi belli… Nasıl her ev bir âlemse kitaplar da öyle… Kapılarının, kapaklarının ardında bi sürü gizli dünya… Akıl başta değilse yolunu kaybettin gitti! Kütüphane şehrinde sokaklar geceleyin epey karanlık. Cep telefonum -bu özelliğine bitiyorum- imdadıma yetişti. Adiler evin elektriklerini kestiğinde de çok işime yaramıştı: açtım fenerini…
Rastgele çektim kitaplardan, kapaklarına bakıyorum. A-a, birinde “Kapılar Pencereler” yazıyor. Ulan kapı-pencerenin de kitabı mı olurmuş? Kimin deyip merakla daldım içine… Şakir Eczacıbaşı… Aha bu dayımgillerin kapısının aynı… Sayfaları çevirdikçe… bu amcamın, bu halamın, bu da teyzemgiller… Cebin ışığını sağda solda gezdirip bölümün adını aradım: “Sanat Kitapları” … Vay be! Her gün sanatın kapısından geçiyormuşuz da haberimiz bile yok! Evin kapısı, kitabın kapağı aynı nane! Ardında her an her şey olabilir. İyi-kötü-güzel-çirkin, yaşamın ta dibi, gökleri ve ötesi…
On-on beş gün kaldım bu büyülü diyarda. Allahtan devlet dairesi! İlk defa işime yaradı bürokrasi… Bir kamera tamiri… aman ne yazışma ne yazışma… Ne kadar geç o kadar iyi benim için. Böyle tutuldum kitap aşkına. Nerden nereye? Tatlı adamdı Kerim Abi. Bunca kitap arasında yaşam bilgesi olmayı başarmış, şefkatini kaybetmemişti. İşinin piri… tam bir kitap kurduydu… Sistem kafasının içindeydi. Gözlerini kapatır cart diye tarif ederdi kitabın yerini. Bi de bankodaki suratsıza bakın! Kitaplara ölü muamelesi yapar bu! Tam bi mezarlık bekçisi! Adam resmen bağırıyor: “Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım!” Oysa bu kütüphane beni bile adam etti. Hayatta, burada, her yerde rehber ne kadar önemli… Şimdi bu suratsızın kime ne hayrı dokunur ki? Sen de bi dur ya! Siftah bugün gördün adamı. Bu ne önyargı? Bekle bakalım biraz! Kapağı beğenmedin diye illa içerik de berbat mı çıkacak? Bak Meleğin sesi geliyor. Hadi gene yırttın. Şimdi yetişir imdadına.
Adama kimliği bırakıp içeri geçtim hızla. Ha-ha-ha! Melek yine aynı… iki dirhem bir çekirdek! Yani baştan aşağı çekmiş siyahları bir yaka beyaz bir de gözlük çerçevesi… Gene Kerim Abi ya… Staja gelen Meleği ikinci bir Kerim yapıp gittin ya, helal olsun sana! “Hello Meleğim, acil yardım lazım, bebeğim!” “Sana kaç kere söyledim, bebeğim yok! Unut şu pis lafı. Söyle, ne derdin var gene?” “Bak bu sefer iş ciddi. Hoca öyle bir öykü ödevi verdi ki, kitabı piyasada yok! Bak bakalım! Varsa, yaşadım! Gerçi Hoca, kopyasını verdi ama kafam pek basmadı! Kitabın tamamı olursa basar belki! Engin yardımlarınıza açığız hamfendi.” “Bak bunu beğendim de… ham değil o, hanımefendi! Kitabın adı neymiş?” “Tüh, unuttum gene.” “E, yazarı söyle!” “Onu da… Dur, mesaj atmıştım kendime. Hemmen bakıyorum!” ”E hadi, çabuk olsana!” “Bi dakka ya, sıkıştırma, bakıyoruz işte.” “Oğlum millet bankoda kuyruk. Bu suratsız da iş bilmezin teki zaten! Burada bile yandaş anlayacağın!” “Pes doğrusu!!! Hah buldum: “Her Ses Bir Ezgi” “Hımmm, çıkartamadım, dur bi sisteme bakayım.” “Ah, ah! Kerim Abi olaydı hemen derdi ki var, yok; şu cadde, bu sokak…” “Bakmayayım istersen?” “Yok be gülüm, şaka yapıyorum.” ”Gülüm?” “Ay pardon hanımefendiciğim! Oldu mu şimdi?” “Oldu, oldu, aferin! Yola geliyosun! Hah! Buldum. Hadi yaşadın yine! Öykünün adı neydi?” “Meraklı Melahat!” “Bak yine!” “Tamam ya, şaka yapıyorum: ‘Koli bandı.’” “Ay bi koli bandı demediğin kalmıştı!” “Yok artık! Öykünün adı kızım o… Sordun ya!” “Haa, ne bileyim? Zevzek zevzek konuşmalarından… İlginçmiş! Tam senin ağzına layık aslında! Hadi yaylan bakalım: 3. Cadde, 2. Sokak, Türk Öyküsü Apt. Kat.2. Daire 5… Yabancı Öykülerle bitişik nizam. Oldu mu efendim? Kerim Abimiz gibi bulabildik mi?” “Bi tanesin sen, bi tane… Kütüphane Meleğim!”
Alla Allah! Ben niye bilmiyorum ki bu kitabı, yazarı? Dur bakalım, ne diyor Gogolistan? Ooo hem de İnci Aral’dan: “Koli Bantı” hikâyesi her zaman her yerde rastlanabilir cinsten kırgınlıkları anlatır. Ama hikâye düz mü, basit mi? Hayır. Yalnız, aman düz olmasın, aman basit olmasın titizliği içinde de değil Nalan Barbarosoğlu. Biçim oyunları, dil cambazlıkları, sivri kişilikler yok bu öyküde. Hatta, yinelenmiş, altı çizilmiş sözler, cümleler de. Hoş, geriye dönüş (flashback) kullanılmıyor değil. Kullanılıyor. Başka? Hemen çözülen düğümcükler atılıyor. Simgesel durumlardan destek alınıyor. Ya, o buluş? Bant sesi: “Cıııırt.” Ve bunun, telefonun ardından yarayla yan yana getirilmesi: “Cıııırt… İçimde bir yara açılıyor.” Şöyle yazmışım “E” dergisinde (Sayı: 24, Mart 2001) “Öykü Noktası”nda: “Fakat, bunların öyküde yer alışları öylesine gösterişsiz, iddiasız ki hiçbiri ne okurun gözlerini kamaştırıyor ne de biri bir diğerini gölgede bırakıyor. Frapanlık yok. Her şey miktarınca… Öyle ki dalgın veya dikkatsiz okur da bir sözcüğü –diyelim pazar’ı- kaçıracak olursanız öyküyü de kaçırabilirsiniz.” Şimdi anlaşıldı bizim oğlan niye anlamamış hikâyeyi… Nasıl çalagöz okuduysa artık!!! Hale bak ya! Ivır zıvır bi sürü yazar ortalarda gezinirken, böyle değerler tozlu raflarda… Ayyy, titredim! Üşüdüm mü ne! Düşüncesi bile soğuk geldi…