“Nefret ettiğimiz insanlardan sonsuza dek uzak kalamayız” cümlesiyle başlayan Albert Sanchez Pinol’un Soğuk Deri adlı kitabı, Enrique Vila-Matas’ın dediği gibi; okuyup bitirdikten sonra bile peşimi bırakmadı. İlk sayfalarda, “Issız bir adada geçen bir öykü ne kadar ilginç olabilir ki?” diye düşünürken ne kitabı elimden bırakabildim ne de günlerce etkisinden kurtuldum.

Soğuk Deri insana ayna tutan fantastik bir kurgu. Romanın aynı zamanda anlatıcısı da olan kahramanı, çocukluğu yetimhanede geçen bir meteorolog. İrlanda Cumhuriyetçi hareketine katıldığı için on dokuz yaşında İngiliz mahkemesinde bir arkadaşıyla beraber yargılanıyor, arkadaşı hapis cezası alırken o affediliyor. Kaldığı yetimhaneden henüz reşit olmadan ayrıldığı için kendisine vasi atanıyor. Çok donanımlı bir insan olan vasi tarafından yasa önünde yetişkin kabul edilinceye kadar özenle hayata hazırlanıyor. İngilizler ülkeyi terk ettiğinde, yerine geçen yönetimin yadsıdıkları düzeni devam ettirdiğini görünce hayal kırıklığına uğruyor. Yeniden isyan etmekle yeni düzenin parçası olmak arasında kalıyor ve seçimini her şeyi bırakıp, ülkesinden ayrılmakta buluyor. Hollanda’ya geçerek uluslararası bir denizcilik şirketine iş başvurusu yapıyor ve onların önerdiği, Güney Atlantik haritasında minik bir nokta olarak görünen bir adada meteoroloji uzmanı olarak bir yıl görev yapmak üzere sözleşme imzalıyor.

Adadaki görev süresini inzivaya dönüştürmek, yanında götüreceği kitaplar ve doğayla baş başa, insanlardan uzak bir yıl geçirmektir amacı.

Adı roman boyunca açıkça söylenmeyen kahramanımız, bir ticari geminin kaptanı tarafından rotasını değiştirerek, bir yıl yetecek teçhizatla adaya bırakılır. Normalde adada bir önceki meteorolog ve fener görevlisi olması gerekirken sadece Batis Caffò adlı fener görevlisiyle karşılaşırlar, önceki meteorolog hakkında bilgi edinemezler.

Uzman sakin geçen günün ardından adadaki ilk gecesinde ötekilerle, adanın gerçek sahipleriyle tanışıyor. Daha doğrusu onların saldırısına maruz kalıyor. Ardından her gece hava karardığında denizden gelen bu “kurbağa suratlı” saldırgan yaratıklarla savaşarak sabaha sağ çıkma mücadelesi başlıyor.

“İyi” bir insan olarak adaya gelen meteorolog, adanın diğer sakini Batis Caffò’dan hoşlanmıyor ancak hayatta kalmak için dayanışmaktan başka çaresi olmadığını görüyor.  Caffò “kötü”yü, gaddar, kural tanımayan, kaba, sömürgeci bir zihniyeti temsil ediyor.

Saldırı altında, günlerce, bazen haftalarca uyumadan, sadece hayatta kalma mücadelesiyle geçen zamanı izlerken, kahramanımızın değişimine, giderek Caffò’ ya dönüşümüne şahitlik ediyoruz. Bir başka deyişle; insanın bulunduğu şartlar ve duruma göre ruh halinin adım adım değiştiğini görüyoruz.

Caffò Maskot adını verdiği bir dişi canavarı esir almış, onunla sıra dışı bir ilişki yaşamaktadır. Esareti kabul etmesi, Maskot’un diğer canavarlar tarafından dışlanmasına, hatta saldırı nedenine dönüşür.   Caffò tarafından kullanılan, şiddete, tecavüze maruz kalan Maskot’ la meteorolog başlangıçta barışçıl bir iletişim kuruyor. Canavar olarak nitelendirilen Maskot’un her iki karakteri gözlemleyerek onlarla kurduğu iletişim, iki kahraman arasında yaşananlara sessiz tanıklığı, her şeyi bildiği, anladığı halde ses çıkarmaması, sabrı etkileyici bir dille anlatılıyor. Onu ve yaratıkları yakından gözlemleyen meteorolog, düşmanların aslında şiddet peşinde olmadıklarını keşfediyor. Kurbağa suratlıların kendilerine Citauca adını verdiğini, Maskot dahil hepsinin bir adı olduğunu anlıyor. Barış yoluyla hayatta kalabileceklerine inanıyor fakat Caffò’ yu ikna edemiyor.

Romanda hayatta kalma mücadelesi yanında iktidar, şiddet, sömürgecilik, aidiyet, öteki, cinsellik, insan doğası gibi sosyoloji, felsefe, psikoloji, antropoloji alanlarına giren birçok kavram üzerinde sorgulama yapılıyor. Şartlar değiştiğinde insanlar neler yapabilir, iyi ile kötü arasındaki çizgi nedir, öteki nedir soruları hâlâ kafamda dolaşırken romanın sonuyla başının aynı olduğunu ve okurken buna satır satır hazırlandığım için beni şaşırtmadığını söylemek isterim.

Bu arada kitap 2002 yılında yayımlanmış ve kısa zamanda 35’ den fazla dile çevrilmiştir. Ayrıca, 2017 yılında filme de çekilmiştir.  Filmi izlediğimde kitabın verdiği tadı alamadığımı söylemeliyim.

Kitabın yazarı 1965’ te Barselona’da doğdu. Antropoloji eğitimi alan Pinol ilk romanı Soğuk Deri ile büyük bir başarı yakaladı ve kitap iki yıldan fazla İspanya’nın çok satanlar listesinde kaldı. 2005 yalında Pandora al Congo, 2012 yalında Victus, 2015 yalında Vae Victus adlı romanları kaleme aldı. Yazar eserlerini Katalan dilinde yazmaktadır. Soğuk Deri Türkçeye Yıldız Ersoy Canpolat tarafından çevrilmiştir.

 

Soğuk Deri, Albert Sanchez Pinol, Jaguar Kitap, 9• Baskı, 214 Sayfa, Kasım 2024, İstanbul