“Sarhoş Yaşantılar”dan uçan “Zihin Kuşları”mla,…, Leyla Erbil’e selam ola!!!

 

 

Çın çın çınladı ortalık, siyah kostümlünün çanı biteviye çınlatmasından,…, kimler için çalıyordu ki bu ÇANLAR?! Panik halinde toplaştı bütün staff, saklanılan deliklerden akaraktan,…, yine yeniden kâbus üstü bir gün başlıyordu kâbus adam eliylen,…, elindeki çandan… Tatatatammm!!!

Şöyle bir göz gezdirdi etrafına ki yeterdi anında görmesine kim eksikti?! Baktı, tastamamdı herkes. Tam da o sırada ağır kapı zorla itilerek açıldı. Bütün başlar anında o yana kaydı, tenis topu karşı sahadaydı. Geciktiğinden yolda takmaya çalıştığı tepeliğini tokalama telaşındaki KG, aaa diye bakakaldı. Herkesin gözü üstündeydi. Ama bir çift mavi göz vardı ki büstüne çakılı,…, çakmak çakmak çakaraktan… Pembe kostümü MAVİye kesildi baştan ayağa… Çözemedi pek, kızgınlıktan mı bakıyordu öyle yoksa hayranlıktan!? Ne bilsindi garibim bu genç yaşında düz ovada keklik görmüş avcı hallerini,…, kızgınlık sandı çaktırmayan çakmaları… Ardından “Sen de kimsin, yolunu mu şaşırdın?” diye gürleyerek lafını da ÇAKTI ulu önder Metrdotel ki kısaca M diye anılacak bundan kelli…

Gözlerinin ve dahi dillerinin şimşeği büstü bir anda yerle bir edecekti ki, cılız bir ses imdada yetişti: “Yeni stajyerimiz efendim!” der demez, bütün staff adamlarının kafasından bir “Ooooo” geçti. Geçerken görse idi KG, kesin koca bir “OHAAAA!!!” derdi. Çakmakgöz alaycı sesiyle, “O zaman gel de konuşalım!” diyerek odasına davet etti pişkince sırıtaraktan,…, kol omza atılmıştı bile… Top saha değiştirince bütün başlar ofise kaydı.

Beyaz koca başlıklı,…, klasik göbek,…, yanaklar narlı,…, var ellisinde aşçıbaşı ellerini birbirine hızla çarptı: “Hadi bakalım herkes işinin başına, kış kış!” Kışladı bütün cılız horozları, ibikler ortada kaldı. “Vah ki vah!” der gibi baktı ardından yeni keklik KG’nin Naryanak…

Bir hafta geçmemişti ki KG, M’nin gölgesiydi artık! Keklik gibi sekiyordu düz ovada, bilumum atışlar serbestti! M, öyle demişti el üstünde tuttuğuna, “Her an beni takip et,…, gölgem ol,…, kadron çantada keklik!” Garibim şaşırmıştı seke seke M’yi mi takip etsin,…, kahveleri mi yetiştirsin?! Yorgunluktan ayakları sızlıyordu her gece. Bunu fırsat bilen avcı M, sık sık evine bırakmayı teklif ediyordu amma KG, bir sekip uzaklaşıyordu: “Aman efendim zahmet etmeyiniz, servisimiz var çok şükür!” Bir türlü kanadını bağlayamıyordu kekliğin ama dur diyordu,…, dur,…, daha çok yeni!

İkinci haftanın başıydı, bir delikanlı peydahlandı mutfak kapısında, yağız mı yağız! Kısaca Y demeli… Hah işte! Bir kekliksen eğer,…, bu olmalıydı avcın,…, kelin teki değil! Kafalar karşı sahada yine, bu defa “Vayyy” diye akmakta zihinler, taa ki M’nin sesi duyulasıya: “Sen de kimsin, yolunu mu şaşırdın!” yine yeniden; yine o cılız ses: “Bu da yeni stajyerimiz efendim!”. Bu defa daha da gür çıktı ses: “Sen, neredesin bir haftadır?”

O arada antenler hızla çalışmakta, Y’den bir an evvel kurtulma çalışmaları başlamakta, çünkü KG’nin gözleri kahveleri gibi köpük köpük Y’ye akmakta daha ilk dakikalarda… “Hay bin kunduz! Nerden çıktı şimdi bu Y,” derken derken,…, okyanus ötesinden bir ses araya girdi hemen: “Heyyy o benim repliğim! Ben Çelik Bilek!” Bu durumda adını da kendi koydu. O zaman Y yerine gelsin ÇB… Belli ki yedirtmeyecekti repliği de kekliği de!!! Varsın yensindi Y, bundan kelli ÇB yakışırdı kendisine…  KG ile bir de akşamları aynı servise düşmesinler mi?! M’nin iyice tepesi, pardon keli atıverdi,…, mavileri şimşek kesti,…, çaktıkça bir yol geliyordu aklına,…, bağlamıştı bin bir yola… “Hah hah hay!!! Bu yeni yetme mi avlayacak yeni kekliğimi?!” Aklına gelenleri düşününce tısladı: “Hih Hih Hih!!!” Sinsilikte üstüne yoktu.

Varın görün ki ÇB çekince garson kıyafetini olmasın mı nikah masasında damat gibi… Kuduru kuduruverdi yalıçapkını müsveddesi… Ağzından köpükler saça saça yüklettikçe yükletti tabakları ÇB’nin her bir koluna,…, yer bulsa üstüne başına,…, ağzına burnuna… Yeter ki taşıyamasın da rezil rüsva olsundu dünya aleme! Oldu mu? Olmadı tabii!!! Kalbinin köpükleri bir bir hafifletti elinde, kolunda, beyninde ne varsa… Köpükler karşılıklı gidip geliyordu kalpçikli balonlar halinde,…, yakaladığında sivri dilini batırsa da imansız M,…, kalp kalp üstüne gelmişti bir kere KG-ÇB arasında…

Serviste de attılar mı kendilerini mesken tuttukları arka beşliye,…, hep yan yana,…, hep kol kola,…, “azıcık alttan, azıcık üstten oynaşalım kız” modunda,…, şoför abinin gözleri yerinden fırlayıp yapışıp kalmıştı dikiz aynasına… “Önüne baksana be herif, tarlada mı sürüyon?” diye kornayı köklemeseler yapışık gözlerini söküp alamayacaktı aynadaki sinemaskop görüntüden.

Yaaa, işte böyle! M’nin ağzından akan suyla kız neredeyse kahve yapıp servis edecekken,…, ÇB elinde belinde dilinde dolanır olmuştu KG’nin… Taze aşklarının mor pembe kokusu çok geçmemiş yayıla yayıla dayanmıştı M’nin keskin gaga burnuna… Eyvahlar olsundu, keklik kafesini bulmuştu. Mavi gözleri haince parladı,…, kafes giderse keklik de serbest kalırdı.

Dayandı insan kaymaklarının kapısına… “Bu ne rezalet! İstemiyorum onu servisimde! Irz düşmanı!” diye verip veriştirdi. İçindeki ses, “O sen değil miydin?!” dese de HİÇ aldırmıyordu.  Yaylım ateşine devam etti. Yundu, yıkandı baştan aşağı,…, bütün günahlarını giydirdi gencecik ÇB’ye… Kapı önü gösterildi hemencecik, üstelik puanlar da hep kötüdendi…

Yalvarıp yakardı, iş hayatım başlamadan biter, dedi… Dediyse de kim dinledi?! Hele ailesine ne diyecekti? O tek umutlarıydı,…, var yok dememişler,…, ne buldularsa okutmuşlardı,…, nasıl derdi şimdi başlamadan bitti!!!

Burada bitsin miydi öykü yoksa devam etsin miydi? Aslında M’yi buz odasına tıkıştırıp bitirtilecekti amma iyi bir son muydu bilinemedi?! Demişti ki Ömer Faruk Sorak,…, hani var ya film yönetmeni,…, biz Türkler iyi final yazamıyoruz; buyurun işte ispatı,…, tıkanıp kalındı… Yetişsin imdada beş bilinmeyenli sınav denklemi!!!!!

  1. Öykü, burada böylece bitmeli…
  2. ÇB, M ’ye oyun etmeli…
  3. KG, M’ye oyun etmeli…
  4. ÇB-KG birlikteliği oyun etmeli…
  5. KG keklik gibi avlanmalı…

Buyrun buradan yakın! İnteraktif öykü modeli…  Hİh Hİh Hİh Hİi!!!

Bir mi,…, iki mi,…, üç mü,…, dört mü,…, beş mi yoksa? Hadi bakalım sayın seyirciler,…, vakit yok gemi kalkıyor artık! Hep yazarlar mı çalışacak? Çıkın gölgelerinizden ey okurlar,…, biraz da siz deyiverin…

Hah Hah Hayyy!!!