Kırmızı ayakkabılarının sipsivri ucu yukarıya doğru boynuz gibi kıvrılmış… Cüce hoplayıp zıpladıkça boynuzun ucundaki yakut çakımlarıyla seyircilerin gözünü doldurmakla kalmıyor, yeşil atlastan bir perde çekiyor adeta. Simsiyah smokinin yaka cebindeki kırmızı mendilin parlaklığı, yeşil perdeye al al gölgeler düşürüyor, attığı tekli, çift, üçlü parendelere egzotik bir hava katıyor, seyirci bakışlarının arasında kayıp gidiyordu. Daha gösterinin yirminci dakikası dolmadan avuçları kor gibi yanan seyircinin cayır cayır yandığı söylenebilirdi rahatlıkla. O en ufak bir yorgunluk belirtisi şöyle dursun, giderek artan enerjisiyle vurmalıların ritmiyle yarışıyor, vuruş aralarında attığı parendelerin sayısını artırıyordu. Sahne arkasında yanan avuçlarımın acısıyla ellerimi hareket ettiremez hale geldiğimde, seyircilerin bu dev gösteride koltuklarında cüceleştiğini fark ettim. Küçülen seyirciler karşısında büyüdükçe büyüyordu kel kafalı cüce. Büyüyen bedenini tek elinin üstünde baş aşağı havaya kaldırdığında, salonun küçülen seyircileri komut verilmişcesine ayağa fırlamış, tüm güçleriyle çılgınca alkışlıyordu. Tizleşen alkışlar, spotların koruyucu camını patlatmaya başladığında perde perde kesilen alkışlarla birlikte yakışıklı bir adama dönüşen kel cücemiz, tek elinin üstünde önce sol, ardından sağ ayağını yere indirerek doğruldu, sahneyi dolduran parende izleri ve uzun gövdesiyle tek göz olmuş seyircilerin göz bebeğine baktı… Kırmızı mendilini ucundan tutarak yavaşça sağ ayakkabısındaki yakutun üstüne bıraktı ve zarif bir çalımla tek yürek atan seyirciye doğru havalandırdı. Loş salonda mendil, kıpkırmızı esintisiyle saçların arasında dolaşarak dördüncü sıranın başında oturan şanslı kadının kucağına yerleşti. Salonda yine bir alkış tufanı koptu… Perde kapandı… Kalan ışıklar söndü… Karanlığa gömülen salonda yerinden kalkan olmadı.
Benim sıramdı. Açılan perdeyle birlikte sahneye paldır kültür girdim. Güya sevdiğim kızın abileri, kuzenleri peşimdeydi. Kıç kadar sahnede öfkeli erkek güruhundan yalınayak, baldırı çıplak kaçıyordum sözümona. Sahne komikti ama kimse gülmüyordu. Aslında seyircinin kalkıp gitmesini bekliyordum her defasında. Suyunun suyu bir oyunu kim neden izlesindi?.. İnsanların dışarıda yapacak işleri olmadığından belki de, ayrılan olmuyordu. Sevdiğim kızın babasını oynayan Ragıp çok inanıyordu yazdığı oyunun etkisine… Beni de “ne oynadığına değil, nasıl oynadığına bakar seyirci” diye ikna etmişti. Kulisde kulağa doğru gelen bu cümle, sahnede inandırıcılığını yitiriyordu. Neyse ki, otuz beş dakika süren oyunun sonunda kuzenlerden birinin tüfeğinden çıkan kurşunla ölüyordum. Hıçkırıklarla koşup gelen sevgilim üstüme atılıyor, yılların tozundan ağırlaşmış ve rengi kaçmış perde, azalan ışık eşliğinde ağır ağır kapanıyordu. Seyircinin esirgemediği akışları duyduğumuzda sevgilimle perdenin önüne çıkıp reveransımızı yapıyor, diğer oyuncular da teker teker bize katıldığında hep birlikte seyirciyi alkışlıyorduk. Ve üvertür cücenin parendelerle aramıza gelmesiyle seyircinin alkışları, alkışlarımızı hükümsüz kılıyordu. Biz de cüceyi hep birlikte coşkuyla omuzlarımıza kaldırdığımızda yolladığı öpücüklerle salonu adeta kutsuyordu. Tüm bu karşılıklı şefkatten sonra salon ağır ağır boşalıyordu.
Perdenin arkasına geçtiğimde oyundaki cesedimin boylu boyunca gıcırdayan tahtaların üstünde uzandığını gördüm. Yorgunluk insana neler yaptırmaz! Gerçekten de epeydir yapışkan bir yorgunluğun pençesinde, günden güne ağırlaşarak yaşıyordum. Kulağa mantıksız gelse de, içim ölü hücreler mezarlığından farksızdı diyebilirim. Hal böyleyken, her şey normalmişcesine, böyle şeyler olurmuşcasına nefes alıp veriyor, -moda tabirle- hayatın olağan akışına uygun yaşıyordum. Ama işte oyun icabı ölmüş olsam da kendi cesedim cisim kazanmış, gözlerimi zorluyordu. İçime gerçekten biri ölmüşcesine hüzün çöktü. Hay allah! Onu orada öylece bırakamazdım. Millet neler neler söylerdi yoksa. Çaresiz kucakladım. Hafif bir cesetti. Belki beden dünyanın ve hayatın yüklerinden arınınca yerçekimine inat, ağırlığını yitiriyordu. Birçok cenaze törenine katılsam da, daha önce ölmediğimden kesin konuşamıyorum.
Kimseciklere görünmeden, kucağımdaki cesetle kulis kapısından çıktım. Bulutların ardında kalmış dolunayın solgun ışığında sokak taşlarına takılmamaya çalışarak sahile doğru yürüdüm. Gecenin bu vaktinde sahil kadar ıssız başka bir yer gelmedi aklıma. Zambakların tomurcuğa durduğu erken yazdı. Kum zambaklarını severdim; en çok da sakin dalgaların sesine karışan baygın kokularını. Küçük küçük başdönmesini anıştıran kokunun -sanılanın aksine- ruhun ağusunu aldığını düşünüyorum. Cesedimin yolculuğuna bir armağan yerine de geçebilir. İçimde büyürken cesedimin nasıl bir hayatı vardı acaba? Hayatını bilmediğim bir cesede armağan sunmak da neyin nesi!
Geniş sahilde böyle böyle zambakları arkamızda bırakıp dalgaların kumları şekillendirdiği düzlüğe varıyoruz. Şimdi ben kucağındaki bu cesedi suya mı yuvarlayacağım?.. Rüzgârla ay ışığının dalgalandığı sahile geri vurma olasılığı çok yüksek oysa. Sabahın erinde oltacıların ayak uçlarına kadar sürüklendiği geliyor gözlerimin önüne… Cesedimin adli bir vakaya dönüşmesi, isteyeceğim son şey bile olamaz. Ay ışığında sahil alabildiğine uzanıyor; ufuk çizgisinde yuvarlak tepelerin silüeti… Kuma çöküp cesedi dizlerimin önüne bırakıyorum. İnsan yaşarken kendi cesedinden nasıl kurtulur? Karman çorman kafamın oyununa geldim. Ne diye buraya kadar taşıdım ben bu cesedi!
Cebimde bulduğum sigaraya minnetle bakıyorum şimdi. Ciğerlerimi dumanla doldurarak birkaç dakikacık mola veriyorum. Rüzgârın yön değiştirmesiyle kum zambakları kokularını üstüme boca ediyor. Cenaze töreninin bir parçası gibi. Ben ve cesedim… Cesedim ve ben… Hangimizin rüyasındayız? Sigaranın ateşi, gökyüzünden düşmüş bir yıldıza benziyor parmaklarımın arasında. Söndürüyorum. Ne ara topladım acaba bu kadar ölü hücreyi… Ve niye? Gazetelerdeki ölüm ilanlarına bile üzülen ben, solgun cesedim karşısında giderek kayıtsızlaşıyorum. Kötü anılardan mı oluşur yoksa bir ceset? Unutarak yok olmuyor muydu kötü anılarımız? Unutulan her şey ölü bir hücreye dönüşüyor olmasın? Soru işaretlerinin çengeline tutanarak zaman kazanmaya çalıştığımı fark ediyorum.
Kafa yormam gereken tek şey var aslında: Cesedimden kurtulmak ve motele dönüp çantamı topladıktan sonra bir nebze de olsa kafamı kirli yastığa bırakarak zıbarmak. Sabah kuşluk vakti dekorları ve çantaları kiralık külüstüre yükleyerek yola çıkacağız. Evleri yanık soğan, sokakları arapsabunu kokan, rüzgârların uğramadığı çukur bir şehre doğru nöbetleşe direksiyon sallayacağız kavisli yollarda. Biraz da oraların akşamlarını anlamsız bir renkle donatacağız. Afişlerimiz daha geçen haftadan asılmış çarşı vitrinlerine. Belediye sahnesine davetli muhteşem gösterimiz ve oyunumuz. Biz icracıların bezginliği, ezginliği şehrin dışında bırakılacak… Pırıltımız ve ışıltımızla gireceğiz şehre. Belediye başkanı bizzat karşılayacak bizi. Şehir lokalinde yorgunluğumuzu alacak çaylar, kahveler gözleyecek yolumuzu. Ama yarına daha var, çok var!
İnsan aynada kendine ne kadar yabancıysa cesedine de o kadar yabancı oluyor sanırım. Bakışlarımı yüzünden alamıyorum. Gözlerini açsa, doğrulsa, etrafına bakınıp “neredeyim ben” diye mırıldansa, ağrıyan başını oğarken beni görünce gözlerini kocaman açsa ve “siz de kimsiniz” diyerek klişeler klişesi monoloğunu doruğa taşısa… Bunların hiçbiri olmuyor elbette. Sadece gecenin durağanlığına ölçüsüz bir hareket katıyorum kendimce. Bu arada ufak ufak sinirlendiğimi fark ediyorum. Zavallı çaresizliğin kollarına koşuyorum, cesedimden kurtulmanın yolunu bulmak yerine. Omuzlarına birden çöken ağırlığın etkisiyle ben de cesedimin yanına uzanıyorum. Kim bilir belki yine içime kaçar; her zaman yaptığımız gibi yaşayıp gideriz iç içe. Böylece, cesetten kurtulmak gibi bir sorunum da kalmaz.
Gözlerimi kapatıyorum. Sabah ola, hayrola!