“Hayat, birbiri ardına eklenen ‘ve’ler zinciridir. En sağlam halka ise her zaman en sona saklanandır.”
Güneş, kadim bir bakır tepsi gibi ufkun kenarına devrildiğinde, Hamdi Efendi’nin atölyesindeki son mum da titreyerek can verdi. Hamdi Efendi, seksen yıllık ömrünü deri ciltlerin kokusuna, mürekkebin asaletine ve sayfaların hışırtısına adamıştı. Ancak o akşam, zihninde yankılanan o iki kelime, dükkânındaki binlerce kitabın ağırlığından daha fazlaydı: “Ve son…”
Hamdi Efendi, titreyen elleriyle önündeki kitabın kapağını kapattı. Modern insanın o en büyük yanılgısı, bir kapağın kapanmasıyla hikâyenin bittiğini, bir perdenin inmesiyle alkışların dindiğini sanmasıydı. Oysa Hamdi Efendi biliyordu; evrenin lugatında “son” diye bir sözcük yoktur; sadece bir “form değiştirme” vardır ki, bu dükkânın loş köşelerinde uçuşan toz zerreleri, bin yıl önceki bir şairin dökülen deri hücreleri ya da bir imparatorun fermanındaki mürekkep tortusu olabilirdi.
Bitti… dediğimiz o keskin dönemeçte, aslında dünyadaki kaba işimizi çoktan bitirmiş oluruz. O gece, Hamdi Efendi o çok korkulan, o soğuk ve karanlık sandığı ölümle değil, bir davetle karşılaştı. Göğüs kafesi daraldığında, aslında ruhunun genişlediğini fark etti. Duvarlar silindi, tavan yerini uçsuz bucaksız bir yıldız tarlasına bıraktı. O an anladı ki; yaşam inatçıdır. Bir yerden sökülürse, başka bir yerden filizlenir, durmaz, dinlenmez ve asla tam anlamıyla susmaz. Bir dilden düşerse, başka bir bedende soluk bulur. Kaldığı yerden farklı bir tınıyla başlar ve devam eder. Yeni bir yaşam sayfası açılır. Beyaz değil, toprak kahverengisi, göğün mavisi ve anıların puslu gri tonlarıyla bezeli…
Ve o, bedeninin ağır yükünden kurtulurken, ellerindeki nasırların soğuduğunu hissetti. Zihnindeki kavgalar, bitmek bilmeyen “yarın ne olacak” kaygıları, bir anda dindi. Artık bir “birey” değildi. O, artık bir ormanın ilk fısıltısı, toprağın derinliklerindeki bir damarın nabzıydı.
Toprağa kavuşma anı, sanılanın aksine sessiz değil, evrenin en gürültülü senfonisiyle başladı. Kurtlar kuşlar, derin solukların mazisiyle anarlar, bir zamanlar toprağın üzerinde hızlı koşan, çok konuşan ama sonunda ait olduğu yere, kucağına dönen misafirleri kabul ederler bizi artık.
Hamdi Efendi, kendini toprağın o nemli, sıcak ve şefkatli kucağında bulduğunda, yalnız olmadığını gördü. Modern insanın korktuğu o sessizlik, aslında köklerin çıtırtısı, karıncaların disiplinli yürüyüşü ve rüzgârın mezar taşlarına çarparken çıkardığı o tiz ıslıkla bezenmiş devasa bir orkestraydı. Sessizliğin sesi, varlığımızın evrensel bir koroya dâhil, birey değil, devasa bir orman, toprak ve hava olduğumuzun müjdesiydi.
Tutkuyla, aşkla ve bitmek bilmez bir sevgiyle geçen o kısa hiçbir zaman uzun denemeyecek yaşamımızda, başımızı kaldırıp bakmaya vakit bulamadığımız yıldızlar, uyuduğumuzda üstümüze düşmekten yorulmazlar. Yaşarken bizi izleyen o soğuk ışıklar, toprağa karıştığımızda karanlık gecelerimizi daha bir iştahla ışıldatırlar.
“Hoş geldin,” dedi bir kök, Hamdi Efendi’nin bir zamanlar “omuzlarım” dediği kalsiyum yığınına sarılarak. “Bize kalsiyum lazımdı, yukarıdaki o koca çınarın yaprakları bu bahar daha yeşil olsun diye.”
Hamdi Efendi, bir zamanlar eşref-i mahlûkat olduğu iddiasıyla yürüdüğü yeryüzünde, şimdi bir enerji kaynağına dönüşmüştü. Semiz bir kurtçuk, hiçbir korku duymadan yanından geçti; bir yılan, derisindeki kıvrımlarla onun eski iskeletine dokundu. Bu bir saldırı değildi; bu, doğanın o muazzam geri dönüşüm mekanizmasının kutsal bir ayiniydi. Hamdi Efendi’nin etinden bir kuşun kanadı, kemiğinden bir meşenin heybeti inşa ediliyordu.
Ölümün o kendine has krallığında, ellerde hayali meşaleler yanmaya başladı. Ayın gümüşi şavkı altında, sanki bir panayır yeri gibi cümbür cemaat toplanan ruhlar belirdi. Hamdi Efendi, eski dostlarını aradı o sakin gecede. Ama bu arayış, dünyadaki o telaşlı, hırslı arayışlara benzemezdi. Sadece bir çift söz fısıldamak içindi her şey: “Dünya ne kadar da kısaymış, değil mi?”
Bu ebedi mecliste manzara hem trajik hem de sonsuz huzurlu ve insaniydi. Kimimiz geçip gidenlerin ardından, kalanların acısına bakarak anılarda sessizce ağlardık. Hamdi Efendi’nin hemen yanında, dünyadayken bir imparatorluk yönetmiş bir adam, şimdi bir köylüyle yan yana oturmuş, bir zamanlar neye bu kadar hırslandığını hatırlamaya çalışıyordu. En bilgeleri ise, dünyadaki dertlerini düşündükçe kasıklarını tuta tuta gülüyorlardı. Bu gülüş, boş vermişliğin değil, büyük resmi görmenin, o mutlak hakikate ermenin gülüşüydü.
Allahtan bu gecelerden dünyada yaşarken haberimiz olmamış, yoksa emin olun ki dünyadaki o sahte ışıkların, gürültülü caddelerin ve bitmek bilmeyen hırsların içinde bir saniye bile durmaz, dingin ve hakiki geceleri yaşamak için can atardık. Hatta belki de, bu huzura kavuşmak için can verirdik vallahi.
Sabahın o taze aydınlığında, gün doğarken Hamdi Efendi artık tamamen dağılmıştı. Ama yok olmamıştı. Bir kilim silkelenir gibi yeryüzünün üzerine saçılmıştı zerrecikleri. Havada uçuşan o tozlar, aslında Hamdi Efendi’nin toprağa attığı imzaydı.
Bir gözlemci baksa, mevsimlerin nasıl dans ettiğini görürdü. Hamdi Efendi artık bir çiçeğin taç yaprağındaki o koyu kırmızı tondu; bir ağacın yaprağındaki o incecik damardı. Doğadaki her renk, bir zamanlar nefes alan birinin son vasiyetiydi. Hamdi Efendi, gitmişti; ama iskeleti kalsiyumuyla, karbonuyla evrenin her zerresine doğaya mührünü vurmuştu.
Her şölenin bir sonu, her buluşmanın bir vedası vardı. Gecenin bir yarısı, taşa düşen cam şişeler misali, keskin ve ani bir sesle dağıldı o kalabalık ruh grubu. Herkes kendi sessiz köşesine, kendi toprak döşeğine çekildi. Saygı, buradaki en temel kuraldı. Çünkü artık herkes, aynı mutlak gerçekliğin, o bitmek bilmeyen cümlenin arasındaki birer virgüldü.
Hamdi Efendi, yattığı o dar ve karanlık yerden, bir köstebek yuvasından süzülen minik bir ışık sızıntısına tutundu. Doğaya karışmayı tam anlamıyla kabul ettiğinde, ruhu evrenin hafızasında genişlemeye devam etti.
Yazılanlar bir sonu değil, bir sonsuzluğu müjdeliyordu. Hamdi Efendi, gözlerini kapattığında dünyanın kararmadığını, sadece bakmayı bıraktığını anladı. Bakmayı bıraktığında ise dünya, onun müdahalesinden uzak, çok daha saf ve bilgece dönmeye devam ediyordu.
Ve o, bir bayrak yarışçısı gibi koşusunu tamamlamış, bayrağı toprağa teslim etmişti. Toprak ise o bayrağı bir esintiye, bir çiçeğe, bir çocuğun gülüşündeki enerjiye devretmişti.
Her şey bittiğinde, aslında yeni bir güneş doğmaktaydı. Ama bu kez sadece gözlere değil; toprağın altındaki her bir hücreye, havada uçuşan her bir toz zerresine ve evrenin bitmek bilmeyen o canlı senfonisine…