SONDAN BİR ÖNCEKİ İSTASYON
Demet Öztürk
Sehpanın üzerindeki fotoğrafı elime aldım, yakından bakmak istedim. Uzaktan bakınca saçları ve inci kolyesi dikkatimi çekmişti. Gür parlak saçlarına deniz dalgaları gibi şekil vermiş; omuzlarına iniyor. Çiçekli elbisesinin renklerini göstermiyor siyah beyaz fotoğraf; ama belli ki zamanın mütevazı şıklığını taşıyor. Fotoğraftaki genç ve alımlı kadının, mağrur duruşu, berrak cildi, hafif makyajlı gözleri, dolgun dudakları, cesur ve kendinden hoşnut olduğu anlaşılan bakışları, belli belirsiz tatlı tatlı gülümsemesi… Kendimi fotoğrafa bakmaktan alamıyorum. Bu genç hanım kim, kimin kızı ya da kardeşi?
Kimsenin bir şeyi değil artık. Siyah beyaz gençlik fotoğrafındaki Vahide teyzenin gençliğine bakıyorum; çok uzaklarda kalmış Vahide’ye. Sonra ufacık kalmış yorgun bedeniyle Vahide teyzeye. Artık gençliğinin parlaklığı çoktan çekip gitmiş. Çocuğu olduğu anne babası, ablası olduğu kardeşi, eşi olduğu kocası; hepsi uzun ince yolu çoktan sonlandırmış; bilinmeyen, ötelerdeki son istasyona uğurlanmışlar. Şimdi huzurevindeki yatağının başında hayatından geride kalan kendi gençliğinin siyah beyaz izi ona eşlik ediyor.
- Ne güzelsiniz; hâlâ güzelsiniz; bu fotoğraftaki siz, sizin bugünkü güzelliğinizin de habercisiymiş.
Bana cevaben “güzel bir kız evet, kim acaba” diyor. Gençliği ondan çok uzaklarda, tanıyamadığı bir yabancı artık.
Üzerindeki menekşe rengi ve çiçekli pijamasının yakasından, ufak incilerle dizilmiş araya siyah boncuklar serpilmiş kolyesini gördüm. Birkaç inci, sonra bir siyah boncuk sonra gene inciler, siyah boncuk, inciler, siyah boncuk…. Gençlik fotoğrafının siyah beyazını boynunda taşıyor Vahide teyze. Başucunda duran fotoğraftaki gençliğin güzelliği inci tanesi gibi derin beyaz. Koltukta kamburuyla oturan geçgin varlığı ise geride kalmış uzun zamanın gölgesi; bu gölge inci parlaklığının üzerine inmiş, o inci artık siyah bir boncuk.
Koridorun sonundaki genişçe odada, koltuklar yuvarlak nizam yan yana dizilmiş. Huzurevinin sakinleri koltuklarda günün geçmesini bekliyor; kimi uyukluyor, kimi televizyona bakıyor; diğeri kucağında oyuncak bebeğini pışpışlıyor.
Buradaki hanımlardan biri sıklıkla kalkıp dış kapıya gidiyor; görevliyi ikna etmeye çalışıyor;
- Ocakta yemeğim var, eve gitmem lazım. Kocama haber verin gelip beni alsın.
Görevli “tamam Remide teyze, ben ararım; sana da haber veririm. Sen burada bekleme.”
- Sağol evladım. Geç kalmayayım, ara hemen.
- Tabii tabii hemen arayacağım.
Remide teyzenin gençliği nasıldı bilemiyorum; şu andaki haline bakınca ufak tefek tombul bir ev hanımı olmalı. Konuşmaları çok inandırıcı; rolünü tekrarlaya tekrarlaya ustalaşmış: “Remide teyzenin ocakta yemeği var, anahtarı evde kalmış, burada kocasının gelip onu almasını bekliyor.”
- Ne yemek yaptın Remide teyze, diye soruyor bakım hemşiresi.
Soru karşısında donuyor bakışları, başını öne eğiyor; parmaklarını avucunun içinde dolaştırıyor. Soruya cevap verebileceği kelimeleri yok artık. Hemşire sarılıyor, omuzlarından kendine doğru çekiyor. Remide teyze bir küçük çocuk; kendini hemşirenin kollarına bırakıyor.
Yengemi ziyarete gelip giderken tanıdığım huzurevi sakinleri, yaşamın dışında bir evde beklemeye alınmış gibi. Beni bu yaşlara getirecek yıllar bir yerlerde uzanmış bekliyor. O yılları düşünüyorum; baharın yabani çiçekleri yeşil bir vadide, yemyeşil sımsıkı otların arasından fışkırmış; beni geleceğe taşıyacak yıllar oralarda işte, o çiçeklere doğru gidiyorum. Bulunduğum istasyonda hayalime, beklentilerime beni götürecek tren belki gelmeyecek, gelse bile ben gidene kadar kurak yaz zamanları çiçeklerimi soldurmuş olacak. İşte bu huzurevindeki hakikat, böyle beklenmedik bir duygu ve düşünceyi hareketlendiriyor, zihnimi kurcalıyor. Acaba kimler aklı geride kalmadan geldi bu yaşına? Bakışlarındaki donukluk yaşlılıktan mı, yoksa hayal kırıklıklarının neticesi mi?
Yengemin yanında oturup ziyaret saatinin bitişine kadar onun bana anlattıklarını dinliyorum, hiç konuşmadan; sadece dinliyorum. Her gelişimde aynı şeyleri anlatıyor. Dayımla İsviçre’de tanışmışlar. Boylu boslu, yakışıklı, gururlu duruşunu görünce âşık oluvermiş dayıma. Yengem Avusturyalı; çocuk yaşlarda İsviçre’ye çalışmaya gitmiş, dayım da o yıllarda Türkiye’den işçi olarak gelmiş. Karşılaştıkları kafede garsonluk yapıyormuş yengem o zamanlar. Doğudan gelmiş biraz çekinik yapıdaki delikanlı, üzerindeki ısrarlı bakışlara karşı duramıyor ve sevgili oluveriyorlar. Kısıtlı imkânlarla, kontrollü, müdahaleci çevrede yaşamış, fakir bir ülkeden İsviçre’ye giden o delikanlının masumiyeti ve şefkatiyle tanışan yengem için dayım vazgeçilmez oluyor. Zaman zaman anlaşmazlıklar olduğunda onu kaybetmemek uğruna her türlü numarayı yaptığını şimdi açıkça söylüyor; hınzır bir ifadeyle kıskıs gülerek. Nihayetinde dayımla evleniyorlar.
Yirmi yıllık yaşantılarından, ne olduğu zorlukla anlaşılan bir şeyler anlatıyor bozuk Türkçesiyle. Neden çocuk doğuramadığını, evlendiğinde bakire olmadığını, dayımın bunu önce önemsediğini ama sonra alıştığını, Türkiye’ye nasıl taşındıklarını… Türkçeyi bir türlü öğrenememiş; ama çok iyi Türkçe konuşuyormuş gibi hiç durmadan anlatıyor. Dayımın erken vefatı sonrası “hayat hâlâ var, ben yaşayaçak” dese de, Türkiye gibi onun yaşam anlayışına yabancı bir memlekette ancak yaşamaya “çalışıyor”. Kocası ölen bir kadın için “hayat hâlâ devam edemez”; etmesi hoş karşılanmaz.
Ölüm çok erken gelmişti beraberliklerine. O zaman kendisi sürdürecekti hayatını; planladığı gibi. Güneş yine ısıtıyor, aydınlatıyor, bedenindeki canın varlığını hissettiriyordu ona
Hayatında eksilen, çok büyük bir iyilik ve güzellikti; yakışıklı eşi yoktu artık. Ama ölüm de bir gerçekti; yaşam gibi. İnandığı bu hakikati hızla yaşama geçirdi. Yönü yaşam olacaktı. Yas, yazıldığı ve okunduğu gibi kısacıktı onun için. Ancak bulunduğu toprakları ve insanlarını iyi tanımıştı. Çok iyi biliyordu, onun kafesteki kuş gibi yaşamasını bekleyeceklerdi. Her insanın her acıyı aynı karşılaması, aynı yas sürecini yaşaması beklenirdi buralarda. O “hayat hâlâ var, ben yaşayaçak” dedi çekinmeden, korkmadan çevresindeki herkese. Tahmin ettiği gibi aldığı tepkiler sonucu, bir güvenlik şeridi çekti kendi hayatıyla dayımın akrabaları, yakınları arasına. Uzak tuttu onları kendinden. O bir göçmen kuştu; uçmaktan başka hiçbir şey düşünmedi; düşünemezdi.
Onun gibi kendi varlığına tutunan, hayata doyamayan, nasıl istiyorsa sonuna kadar inat eden, bunun için herşeyi göze alan birini hiç görmedim hayatımda. Dayımla sıklıkla yaşadıkları münakaşalarına şaşmamak lazım. Diğer yandan kabristan onun mabedi gibiydi. Kocasını hep sevdi, hiç unutmadı. Ama kendi yaşamına da kaldığı yerden devam etti, gönlünce devam ettirmeye çalıştı. Yeni ama sahte sevgi ve sevgililerle…
Benim çocukluk fotoğraflarımdaki altın sarısı peruğu, derin göğüs dekoltesi, çok büyük gösterişli küpeleri, her daim bronz, parlak, gergin cildiyle hatıralarımda. Şimdiyse kuru dallara benzeyen kollarını, buruşup ufalan gövdesini, bez kilotunu saklayamıyor renkli geceliği. Çocukluğumdan beri kulaklarımda yankılanan, dayımla takır takır Almanca münakaşalarını unutmuş; “biz hiç kavga etmedik, çok mutluyduk” diyor. Unutmak bazen çok güzel…
Yengem evini kapatmadan bu huzurevine geçmek durumunda kaldı. Gidip evine bakmak istiyor. Yapamayacağını biliyor esasında. Birkaç yüzmetrelik yol şimdi onun gözünde en az dört-beş istasyon kadar uzak. Geçmişe, evine bir daha gidemeyeceğini biliyor. Ama istemekten geri durmuyor.
Bekleyenlere sezdirmeden ayrılıyorum huzurevinden. Bekleme salonundaki yıprak koltuklarda oturanların, ellerinde hiçbir şey yok; ne bir valiz, ne bir küçük çanta, ne de bir cüzdan. Pijamaları ve gecelikleriyle onları sona, son istasyona götürecek treni öylece bekliyorlar. Neyi beklediklerini bilmeden. Gençlik tazeliklerinin gömülü olduğu fotoğrafları geride bırakarak gidecekler bir gün; sondan bir önceki istasyondan.