Adım yoktu. En azından insanların söyleyebildiği bir adım. Anneannem, “Senin adın ışığın dilinden gelir,” derdi. “Bizim dillerimizde karşılığı yoktur.” O zamanlar buna yaşlı bir kadının sanrısı der geçerdim. Şimdi ise masalların, karanlığın içinden sızan tek gerçek olduğunu anlıyorum.
Güneş uzun yıllardır gökyüzünde, yanmayı çoktan unutmuş bir kömür parçası gibi asılı duruyordu. Isıtmıyor, aydınlatmıyor, yalnızca solgun bir yara izi gibi ufku çiziyordu. Şehirler ışıksız, ağır bir havada sessizce çürürken insanlar yeraltına çekilmiş, sokaklarda yalnızca gölgeler yaşar olmuştu. Yaşlıların gözleri geçmişin izlerini bile aramıyordu artık. Sözcükler fısıltıya dönüşmüş, kahkahalar sessizliğe yenilmişti. Dar tünellerde, rutubetli odaların loşluğunda, zamandan kurtarılmış yapay ısıtıcıların önünde yaşamaya çalışıyorlardı.
Duvarların kıvrımlarında solgun mantarların fosforlu damarları titriyordu. Güneşe yabancı çocuklar, kurutulmuş yosunlar ve yeraltının sessiz küçük canlılarıyla büyüyordu. Yüzleri soluk, bacakları ince, göz bebekleri ışığın her zerresini yakalayacak kadar genişti. Gölgeler, ışığın unuttuğu dersleri fısıldayan bir öğretmen olmuştu. Su damlalarının tünellerdeki yankıları müziğe dönüşüyor, masalları büyütüyor, sonsuzluğa doğru savuruyordu.
Anneannem yeraltındaki daracık odasında, titreyen nefesiyle bana hep o masalı anlatırdı. “Güneş sönmeye başladığında” derdi, “ışığın son taşıyıcısı doğacak. O çocuk, karanlığın içindeki ilk sesi duyacak.” Masalın sonunda hep aynı cümleyi fısıldardı: “Işık ölmez evlat… sadece yer değiştirir.”
O gece anneannemin sesi ilk kez titremedi. Artık konuşamıyordu. Elimi tuttu, gözleri karanlığın içinden bana son kez baktı ve sustu. O sustuğunda, yeraltındaki bütün ışıklar bir anlığına sönüp yeniden yandı. Dünyanın yaşlı bir kadının son nefesine saygı duruşuydu bu.
Onu toprağa verdikten sonra masal zihnimde bir kapı gibi açıldı. O kapının ardında, karanlığın içinden bana doğru uzanan ince bir ışık çizgisi belirdi. Düşümde gördüğüm ışıklar gibi…
Işık var mıydı aslında? Olmalıydı. Yüzeye çıkan merdivenler, paslanmış demirlerin arasında sonsuzluğa uzanan bir kaburga dizisi gibiydi. Kapağı yukarı doğru ittim, soğuk bir esinti yüzüme çarptı. Güneşin artık ısıtmayan solgun ışığına bıraktım kendimi. Dışarıdaydım.
Etrafıma bakındım. Gördüklerim soluğumu kesti. Şehir bir harabeydi. Binalar terk edilmişliğin ağırlığı altında eğilmiş; duvarlar, gölgelerin kendi başına hareket ettiği izlenimini veren çatlaklarla dolmuştu. Rüzgâr bile buralara uğramaya çekiniyordu. Kayıp sokaklarda birkaç yaşlı insan yerlere kadar uzanan tozlu cübbeleriyle amaçsız, başları önlerinde dolaşıyordu. Zayıf, kambur, derin çizgiler taşıyan yüzleri kül rengine dönmüş insanlar… Güneşin soğuk rengine alışmış, karanlığın hükmünü kabullenmiş gibiydiler.
İçimde bir düşünce kıpırdadı: “Dünya böyle kalmamalı.” Anneannemin sesini duyar gibiydim. “Son Işık” … O sözcükler suya atılan bir taşın halkaları gibi yayıldı.
O anda yaşlılardan biri varlığımı fark etti. Gözleri büyüdü, bakışları üzerime kilitlendi. Sonra diğerleri… Önce çekinerek yaklaştılar, sonra yolumu açmak ister gibi yavaşça kenara çekildiler. Sanki içlerinden biri görünmeyen bir işareti okumuş gibi. Sanki beni bekliyorlarmış gibi.
Hiçbir şey anlamıyordum. Ayaklarımın altındaki zemin yavaşça değişmeye başladı. Kül ve taş parlak, sert bir yüzeye dönüştü. Eski bir meydanın ortasında unutulmuş bir ayna gibi parlıyordu. Yüzeyde kendi yansımamı gördüm. Ama o ben değildim. Gözlerimde karanlıktan gelmeyen bir ışıltı yanıyordu. İnce, titrek, inatçı bir ışık.
O ışık yansımanın içinden dışarı doğru uzandı. Havada ince bir bağa dönüştü. Işıktan yapılmış bir damar gibi. Beni çağırıyordu. Beni kendine çekiyordu.Yaşlı insanlar nefeslerini tutmuş bakıyorlardı. Yüzlerinde korkuyla karışık bir umut vardı. Bir şeyleri bekler gibi…Işıktan ince bağ göğsüme dokunduğunda içime bir sıcaklık yayıldı, dizlerim çözülür gibi oldu; bedenim benden önce anlamış gibiydi. Anneannemin sesi karanlığın içinden seslendi: “Işık ölmez evlat… sadece yer değiştirir.”
Ve ben, ışığın beni nereye götürdüğünü artık biliyordum.
Işık beni içine aldı, dünya bir anlığına yok oldu. Gözlerimi kapattım, tekrar açtığımda dev bir yapının önündeydim. Tapınak, külle kaplı dünyanın ortasında ayakta kalmayı başarmış tek canlı gibiydi. Duvarları kararmış taşlardan örülüydü; taşların arasında ince ince ışık sızıntıları dolaşıyor, sanki kendi içinden gelen soluğun ritmiyle nabız gibi atıyordu.Gölgeler arasından üç kişi belirdi. Üzerlerinde solmuş gri cübbeler vardı. Gözleri yoktu. Gözkapaklarının altında gizlenmiş bakışsız bir deri parçası vardı yalnızca. Onlar için göze gerek yoktu.
“Geldin,” dedi en yaşlısı. “Sonunda geldin.”
“Beni tanıyor musunuz?” diye fısıldadım.
“Biz seni doğmadan önce tanıdık,” dedi. “Sen ışığın son taşıyıcısısın. Uzun yıllar bekledik seni.”
Tapınağın ortasında bir kapı belirdi. Taş değil, ahşap değil… Tümüyle ışıktı.
“Bu kapı,” dedi rahip, “karanlığın kalbine açılır.”
Yok oluşa mı gidiyordum? “Son ışık” nereye taşıyordu beni? Anneannemin titreyen sesi kulaklarımdaydı.
“Işık ölmez evlat… sadece yer değiştirir.”
“Dünya böyle kalmamalı.”
Kapıya uzandım, parmaklarım ışığa dokunurken ışığın içine, karanlığın kalbine doğru çekildim.
Dev bir boşluğun içindeydim. Ne zemin ne duvar. Sadece karanlık. Ama bu boşluk yokluk değildi. Bir varlık gibiydi. Soluk alan, hareketli, izleyici.
Sonra bir ses duyuldu, derin, kendi gücünde boğulmuş. “Geldin.”
Ses içimde yankılanırken göğsümde hafif bir titreşim hissettim; sanki karanlık beni tanıyor, içimdeki boş bir odaya dokunuyordu.
“Sen… kimsin?” dedim.
“Ben senin ilk hâlindim,” dedi karanlık. “Sen benim son hâlimsin.”
“Ne istiyorsun benden?”
“Hiçbir şey. Zaten geldin. Bu senin seçimin değil. Senin doğumun.”
Işık göğsümden yükseldi. Karanlık onu içine aldı. Ama ışık sönmedi. Tam tersine… karanlığın içinde çoğaldı.Bir anda her şey parladı. Dünya, uzun bir uykudan uyanmış gibi titredi.Gözlerimi açtığımda tapınağın dışında, harabenin ortasında duruyordum. Her şey değişmişti.
Güneş hâlâ solgundu, evet. Ama artık bir yara izi gibi değil, bir nabız gibi atıyordu. Gökyüzü karanlıktı, evet. Ama karanlık artık ölü değildi; canlıydı, nefes alıyordu.İnsanlar yeraltından çıkıyordu. Işığa hasret gözlerle sendeleyerek unutulmuş düş bahçelerine dalıyorlardı. Korkmadan. Çünkü karanlık artık düşman değildi.Göğsümdeki ışık görünmüyordu. Ama içimde yanıyordu. Karanlıkla birleşmiş, büyümüş, güçlenmişti.
Anneannemin sesi beynimde son kez, bir daha yankılandı: “Işık ölmez evlat… sadece yer değiştirir.”
Artık biliyordum: Işık yerini bulmuştu. Karanlık da öyle. Yeni bir denge kurulmuştu.Dünya yok olmamıştı. Yalnızca değişmişti. Canlıydı. Nefes alıyordu. Renkler usul usul geri dönüyordu. Önce kırmızı, bir duvarın çatlağında utangaç bir kıvılcım gibi belirdi. Ardından sarı, bir çocuğun saçında titredi. Mavi, gökyüzünün karanlığında ince bir yarıktan göründü. Tüm renkler birleşti, bembeyaz parladı, karanlıkla birleşmiş dünyanın ilk ışığı oldu.
Artık gerçek olmuş bir masaldı dünya.
Ben ise… Bu masalın sonu değil, başlangıcıydım.