‘’Gölge etme başka ihsan istemem!’’

 

Bu sözü çoğu zaman, başkalarının bizi rahat bırakmaları, yolumuzdan çekilmeleri için söyleriz. Oysa aynı cümleyi kendimize dönüp söylemeyi nedense hiç düşünmeyiz. Başkalarının desteğini, iyiliğini ve hatta otoritesini reddederiz ama iş kendi içimize geldiğinde, bir türlü kendimize sözümüzü geçiremeyiz.

 

Gölge, kelime anlamı olarak saydam olmayan bir cisim tarafından ışığın engellenmesiyle ışıklı alanda oluşan karanlık alandır. Çocukken kimimizin korktuğu, kimimizin de yakalamaya çalışarak oynadığı o gölge… Aslında gölge, insanın en sessiz ve onu hiç bırakmayan en sadık eşlikçisidir. Işık nereye düşerse düşsün, o daima bir adım gerimizden gelir; varlığını hissettirir ama kendini asla ele vermez.

 

İç dünyamız böyledir; sessizce büyüyen, derinleştikçe bizi kendimize yaklaştıran ya da kendimizden uzaklaştıran bir gölge gibi…İçimizde taşıdığımız o gölge dışımızdakinden daha derin, daha inatçıdır. Gün ışığında peşimizden sürüklenen o karanlık leke, akşamüstü uzayıp büyüyerek bizi olduğumuzdan daha büyük gösterir. Belki de bu yüzden insan, en çok gün battıktan sonra kendisiyle yüzleşir. Söyleyemediklerimiz, bastırdığımız duygularımız, adını koyamadığımız korkularımız, unuttuğumuzu sandığımız anılarımız, dile getiremediğiniz arzularımız yahut kendimize dahi itiraf edemediğimiz o karanlık yönlerimiz… Hepsi zihnimizin gölgesinde sessizce beklerler. Ne tamamen aydınlığa çıkarlar ne de bütünüyle yok olurlar. Gölgelerimiz konuşmaz ama suskunlukları ağırdır. Söylenmeyen ne varsa, onun karanlığında var olmaya devam eder. Ta ki biz gölgemizin ışığını kabul edip onu kucaklayana dek…

 

Bazılarımız ise, geçmişin gölgelerine takılıp kalır. Geçmişte yaşadığımız hayal kırıklığına, nefrete, öfkeye, korkuya, kaygıya… Hepsi, ruhumuzda ağırlaşan bir gölgeye dönüşür; biz nereye gitsek, o da bizimle gelir. İçimizde büyüyen bu karanlık, yalnızca geçmişe ait olmakla kalmaz, bugünün içine de sızar, adımlarımıza dolanarak yolumuzu yavaşlatır. Adeta sonsuz sadakatle bağlı bir aşık gibi… Kimi zaman çıkamayız o gölgeden, kimi zaman da çıkmak istemeyiz aslında. Belki de bizim gölgeye olan bağımlılığımızdır… Çıkmaya yeltendiğimizde de bir şekilde ayağımız takılır içimizdeki o sessiz gölgeye… Kaçmaya çalıştıkça daha da büyür. Belki de mesele ondan kurtulmak değil; onunla yürümeyi öğrenmektir. Çünkü insan, sadece aydınlık yanlarından ibaret değildir, gölgesiyle birlikte bir bütündür. İnsan, kendi gölgesini, karanlık yönlerini görmeden kendi ışığını da tam anlamıyla göremez. Belki de bu nedenle gölge vardır: Bize ait olanı inkâr etmememiz için. Bunu fark etmek ve anlayabilmek için bizim gölgemizi takip etmemiz gerekir. Işığa ulaşmak istiyorsak, önce karanlığımızı kabul etmeliyiz. Kendi gölgesiyle barışan, karanlıktan korkmamayı da öğrenir.

 

Belki de gölge, insanın kendine yazdığı en eski şiirdir; ışıkla başlayan, karanlıkla tamamlanan bir mısra… Ne demiş şair: ‘’Gölgede yaşayanlar, güneşi göremezler.’’

Kendi gölgemize sarılabildiğimiz, ışığına cesaret edebildiğimiz bol güneşli günlere…

 

Bu sayımızda öyküleri ile katkıda bulunan; Bedire Akaray, Canan Kuzuloğlu, Füsun Uzunoğlu, Hüseyin Karagöz, Nezir Suyugül, Nurdan Atay, Nuriye Yıldız, Selim Hacısalihzade ve Tuba Tunçay’a teşekkür ederim. Keyifli okumalar…