Her şey Cahit Bey’in, telefonuna gelen videoyu izlemesiyle başladı. Kimin gönderdiğine dair hiçbir fikri yoktu. Merakla açtı. Ekranda bir erkekle bir kadın resmi vardı. Kadın, “Merhaba” diyerek söze girdi, erkek de “Hoş geldiniz” diyerek sohbeti başlattı. Geçmiş zaman, gelen ilk videonun konusunu hatırlamıyordu. Unutamadığı şey kadının sesiydi. Yaklaşık on iki dakika süren bir kayıttı. Bitince baştan aldı. Kadının gülümseyen resmine bakarak bir daha dinledi. Kadının da adamın da dudak hareketleri yoktu. Şaşırdı. Kim konuşuyordu? Çocukken dinlediği radyo tiyatrosu programlarında seslendirenlerin isimleri anons edilirdi. Burada öyle bir şey yoktu. Ses nereden geliyordu? Radyodaki kadın seslerini hatırlamaya çalıştı. Onların cesur, kararlı, içe işleyen konuşmalarını soluksuz dinler, etkilenirdi. Aynı sesleri tiyatroda duymuştu. Ses tonları canlandırdığı rol ile uyum içindeydi. Cahit Bey’i sahnedeki yaşamla bütünleşirdi. Müthiş keyifli anlardı. Gelen videoyu izlediğinde eski günlere gitti.

 

Lâkin gelen videoda hayran  kaldığı  kadının  sesini  tek  sözcükle  anlatmak  zordu. Canlı, hatta neşeli, anlaşılır, berrak, net, güven verici genç bir sesti.  Gözlerini kapatıp yeniden dinlerken ekranda gördüğünden farklı bir kadını hayal etti. Otuz, kırk yaşları arasında olmalıydı. Balık etinde. Orta boylu. Sağlıklı. Sesi dinçti. Tereddütsüz konuşuyordu. Kekeleme, duraksama, hatalı telaffuz yoktu. Akıcı. Tek farkı şimdiye kadar duyduğu seslere benzemiyordu. Anlattığı konuya hakim, kendini soluk almadan dinletiyordu. O sesin içinde kayboldu Cahit Bey. Tonlaması nefisti. Karşısındaki erkeğe soru sorarken bir kaşını muzipçe yukarı kaldırdığını hayal edebiliyordu. Hayran olmuştu kadına. Konuşan kadın kimdi? Bunu kime sorabileceğini bilmiyordu. Gönderenin adresi belli değildi. Ona dönüş yapamazdı. Başka birine sorsa cehaleti ortaya çıkabilirdi. Kararını verdi. O kadını kendi bulacaktı.

 

Yerli dizileri izlemeye başladı. Özellikle kadın seslerine dikkat kesildi. Artık sesli çekim yapılıyordu. Kanallarda gezinmeye başladı. Dizikolik oldu adeta. Haftalar boyu onlarca dizi film izledi. O sese rastlamadı. Daha sonra dublajlı siyah-beyaz filmlere abone oldu. Bir sürü yerli film izledi. Yok. Yok. Yok. Videodaki kadının sesi yoktu.

 

Aklına ses taklidi yapanlar geldi. Çok başarılı olanlar vardı. Ancak neredeyse tümü erkekti. Duyduğu, ayakları yere basan, olgun, dengeli bir kadının sesiydi. Bazı cümlelerdeki tonlamalarda hafif otoriterlik seziliyordu. Aslında ciddiyet demek daha doğru. “Bakın, burada şunu vurgulamak istiyorum,” der gibiydi.  İnsanın zihnine kibarca yerleştiriyordu söylediklerini. Velhasıl kendini dinleten bir sesti. Bir ara acaba şarkı söylese nasıl bir melodik yapı ortaya çıkardı diye düşündü. Yok, hayır. Konuşması daha etkileyiciydi. İnsanı ağzının içine baktıran bir söyleyiş tarzı vardı ve ona çok yakışıyordu. Böylesi daha iyi diye düşündü Cahit Bey. “Sabaha kadar dinleyebilirim. Ne anlatırsa anlatsın fark etmez. Yeter ki o kadın konuşsun. Şiir gibi, daha doğrusu şırıldayarak akan bir dere misali birbiri arkasına sıralanan cümleler,” diye düşündü. Kadın kimdi ve O’nu nasıl bulacaktı? Mesele burada düğümleniyordu.

 

Bir ara aklına radyoda dinlediği modern bir meddah geldi. Yuki denen bir canlıyla konuşuyordu. Sonradan Yuki’nin sesini meddahın verdiğini, ses bandının hızlı döndürülmesiyle çocuksu bir sese dönüştüğünü öğrendi. Bu kadının sesi öyle oluşturulamazdı. Hızlı bir konuşma yavaşlatılabilir miydi? Bu da bir başka muamma. Cahit Bey’in zihni çözüm yolları ararken birer hafta arayla başka videolar geldi. Sabah Ayini, Akşam Duası, Ağustos Rapsodisi videoları ilkinden farklıydı. Hatırladığı kadarıyla ilk gelen videoda, konusunu unuttuğu, bir olay anlatılıyor, sonra yorumu yapılıyordu. Son gelenlerde insan, zaman, doğa üzerine yapılmış derin felsefi konuşmalar vardı. Kadın bu konularda yine o hakim tavrını sürdürüyordu. Bazı cümleler arasında duraksıyor, sanki bir nefes alıyor, dinleyicinin verilen mesajı özümsemesine, hayale dalmasına zaman bırakıyordu. Bir söylediğini bir daha tekrar etmiyor, ikinci cümle bir öncekini tamamlıyor, pekişiyordu. Her birini günler boyu defalarca dinledi. Hem kadının sesini işitmekten mutluluk duydu, hem de felsefenin düşünsel derinliklerine daldı.

 

Bir ay kadar yeni video gelmedi. Cahit bey eski videolarla idare etti. Yanlış tuşa basar, videolar kaybolur diye ödü kopuyordu. Bir ara, acaba kendi kendine silinir mi, diye düşündü. Ya da gönderen siler mi diye endişe etti. Hayır, ilk videodan itibaren gelenlerin hepsi telefonunda duruyordu. Kaybolmasınlar diye dua bile etti. Yaza doğru peş peşe yeni videolar gelmeye başladı. Bunların hepsi farklı hikayeler anlatıyordu. Seslendiren kadın değişmemişti. Kadının değişmemesi Cahit Bey’i çok mutlu etti.

 

Kadının kim olduğunu aramayı bir süre erteledi. Gelen videoların tadını çıkarmalıydı. Son bahara kadar yaklaşık on, on iki video izledi. Son gelenlerin hepsi değişik hikâyeler anlatıyordu. Bu durum kadını daha ilginç hâle getirdi. Artık olayların içindeymiş gibi anlatıyor, merak uyandırıyor, yorumlar yapıp süreci canlı tutuyordu. Çocukken dinlediği radyo tiyatrosunun modern şekliydi. Lakin kadın kimdi? Ara sıra bu sual zihnine takılıyordu. Eğer videoların gelmesi günün birinde kesilirse yeniden araştırmaya başlayabilirdi. Şimdilik gelenlerin tadını çıkaracaktı.

 

İçindeki kurt ara sıra zihnini kemiriyordu. Kim bu kadın ve O’nu nasıl bulacaktı? Tanışmak, karşılıklı sohbet etmek, bir acı kahve içip O’nu yakından görüp sesini canlı olarak duyabilmek en büyük arzusuydu. Kışa girerken lise son sınıftaki torunu ziyaretine geldi. “Dede, karnım aç. Yemek var mı?, diye sordu. Dışarıdan ısmarlamasını istemedi. Cahit Bey hemen salata yapıp tereyağında iki yumurta kırdı. Meyve yerken derslerini sordu. İdare ederdi. Torunu, “Günler nasıl geçiyor, sosyal medya ile aran nasıl dede” diye sordu. Ses tonunda hatır sormaktan farklı bir nüans vardı. Bundan cesaret alan Cahit Bey kendisine gelen esrarengiz videolardan söz etti. “Lütfen aramızda kalsın” diyerek videolardaki konuşan kadını merak ettiğini, kadını sesini çok etkileyici bulduğunu, onunla tanışmak istediğini söyledi. O sesi, o kadın nasıl bulabilirdi? Acaba torunu ona yardım edebilir miydi? Torunu ciddileşti. Dedesine gelen  videoları kendisinin gönderdiğini söyledi. Cahit Bey inanmadı. Edebiyat öğretmeninin altı ay önce bir hikaye kitabı çıkardığını, okumayı seven dedesine hikayeleri tek tek seslendirerek yolladığını söyledi. Cahit Bey’in ağzı açık kaldı. Beğendin mi, diye sordu.

 

Bir süre sessiz kalan Cahit Bey duyduklarını zihninde tarttı. Kekeleyerek, “Ya o kadın, o ses” dedi. Öyle birisi yoktu. Hepsi yapay zekânın eseriydi. Sesler taklit edilebiliyor, yeni sesler türetilebiliyordu. Mozart veya Beethoven eserlerini ortaya koymuş, dünyayı terk etmişlerdi. Bir daha yeni beste yapamazlardı. Oysa her gün yeni bir hikaye, hatta roman yazılıyordu. İnsanlar tembelleşmişti. Okumaya vakitleri yoktu. Böyle bir yöntemle araba kullanırken, mutfakta salata yaparken hikayeleri dinler, okumuş gibi olurlar, hatta yorumlarını bile öğrenirlerdi.

 

Cahit Bey videoları beğenmiş miydi? Evet. Kadının sesi mükemmel miydi? Evet. Art arda dinlemek O’nu mutlu ediyor muydu? Evet. Yeni videoları izlemek ister miydi? Evet. Hoşça vakit geçiriyor muydu? Evet. O zaman daha ne istiyordu? Yeni videoları beklemek, kadının sesini özlemek, defalarca dinlemek mutluluk veriyor muydu? Kocaman bir EVET.

 

Bir kaç defa sesli kitap dinlemeyi denedi Cahit Bey. Ancak torununun gönderdikleri kadar sevemedi. Okuyup beğendiği yazarların hikaye  kitaplarının  isimlerini bildirdi. O da yapay zekâ ile seslendirilmiş versiyonlarını video formatında yolladı. Gözleri zayıflamıştı. Kulaklığını takıp sesine hayran olduğu kadını keyifle dinliyor, hayallere dalıyordu.