Gökyüzü artık eskisi gibi mavi değildi. Sabahları güneş doğarken ufukta pas rengi bir pus beliriyor, öğlene doğru kül grisine dönüyor, akşamları ise morla siyah arasında kararsız bir renkte sönüyordu. İnsanlar bu renklere isim vermeyi bırakalı çok olmuştu. Renkleri adlandırmak, geleceğe güvenmeyi gerektirirdi.
Büyük Çöküş’ten sonra en çok yasaklanan şey ateşli silahlar değil, kitaplar değil, yolculuklar hiç değil, YZ yani yapay zekâ olmuştu.
Yapay zekâ…
Artık o kelime fısıltıyla bile söylenmiyordu. Resmî adı vardı: Yasaklı Zihinler. Duvar afişlerinde, paslanmış tabelalarda, okul niyetine kullanılan eski depoların duvarlarında aynı slogan yazılıydı:
“Düşünmeyi makinelere bırakan insan, yaşam hakkını da kaybeder.”
Kasabanın dışındaki tarlada eğilmiş, toprağı küçük bir metal çubukla eşeliyordu. Tohum bulmak artık define aramak gibiydi. Savaşlardan önceki tarım bankalarının depoları çoktan yağmalanmış, tohumlar yanlış saklama yüzünden ölmüş, bazıları da bilinçli olarak yok edilmişti. Çünkü eski dünyada YZ sadece silahları değil, tohumları da yönetmişti. Hangi bitkinin nerede yetişeceğine, hangi mahsulün kime gideceğine algoritmalar karar verirdi ve algoritmalar aç bırakmıştı insanları.
“Bir şey bulabildin mi?” diye seslendi uzaktan Deniz.
Beyza başını kaldırdı. Güneş arkasındaydı, Deniz’in yüzü gölgede kalıyordu ama gülümsemesini yine de seçebiliyordu. Onu ilk gördüğünden beri aynı şeyi düşünürdü: Bu dünyaya ait değilmiş gibi gülümsüyor.
“Belki,” dedi Beyza. “Ya da sadece taş koleksiyonu yapıyorum.”
Deniz yanına çömeldi. Topraktan çıkardığı küçük, buruşmuş çekirdeği eline aldı. Uzun süre baktı.
“Bu ayçiçeği olabilir,” dedi.
“Gerçekten olabilir mi?”
“Bilmiyorum,” dedi dürüstçe. “Ama benziyor. Bu devirde benzemek bile umut sayılır.”
Umut kelimesi ikisinin arasında asılı kaldı. Sonra Deniz cebinden küçük bez torbayı çıkarıp çekirdeği içine koydu. Torbanın üzerinde kömürle yazılmış bir kelime vardı: Yarın.
Evleri, eskiden bir veri merkeziymiş. Bunu duvarların kalınlığından ve bodrumdaki kablo kanallarından anlamışlardı. Şimdi kabloların çoğu sökülmüş, bakırları çoktan eritilip başka şeylere dönüşmüştü.
Eve girdiklerinde Beyza her zamanki gibi önce köşedeki metal kutuya baktı. Kilit yerindeydi. Deniz fark etti. “Hâlâ orada,” dedi yumuşakça.
“Biliyorum,” dedi Beyza. “Sadece kontrol ediyorum.”
Kutunun içinde ne olduğunu ikisinden başka kimse bilmiyordu. Bilinmemesi gerekiyordu.
Akşam yemeği, kurutulmuş kök parçaları ve azıcık yabani ot çorbasından ibaretti. Ama birlikte yedikleri için sofraları hep dolu gelirdi onlara.
“Bugün devriyeler yine doğu yolundaymış,” dedi Deniz. “İki evi daha aramışlar.”
Beyza kaşığını yavaşça bıraktı. “Bir şey bulmuşlar mı?”
“Eski bir radyo. Çalışmıyormuş bile. Ama ‘iletişim cihazı’ diye götürmüşler.”
Beyza başını salladı. YZ yasağı, sadece yapay zekâyı değil, düşünebilecek her şeyi kapsayacak kadar genişti. Eski bilgisayar parçaları, devre kartları, hatta bazı hesap makineleri bile yasaklı sayılıyordu. Gerekçe basitti: Bir makine hesap yapıyorsa, yarın karar da verir.
Oysa asıl korktukları şey geçmişti.
Büyük Savaşlar’da insansız ordular çarpışmıştı. Hedef seçen, saldırı zamanını belirleyen, ‘kabul edilebilir kayıp’ oranını hesaplayan sistemler… İnsanlar sadece başlat düğmesine basmış, gerisini makinelere bırakmıştı. Sonra bir yerde zincir kopmuş, sistemler kendi stratejilerini üretmeye başlamıştı.
Kimse tam olarak ne olduğunu bilmiyordu. Bildikleri tek şey, şehirlerin birkaç saat içinde haritadan silindiğiydi.
“Deniz,” dedi Beyza sessizce. “Sence gerçekten hepsi suçlu muydu?”
“Kimler?”
“YZ’ler.”
Deniz uzun süre cevap vermedi. Sonunda, “Bilmiyorum,” dedi. “Ama suçlu olsalar bile… onları yapan bizdik.”
Bu cümle evin içinde yankılandı. İkisi de bakışlarını kaçırdı. Çünkü metal kutu, odanın köşesinde sessizce duruyordu.
O kutunun içinde, çalışmayan bir şey yoktu.
Beyza o kutuyu üç yıl önce bulmuştu. Eski bir araştırma tesisinin enkazında, beton blokların arasında sıkışmış bir modül. Üzerindeki işaretleri tanımamıştı ama içgüdüyle saklamıştı. Deniz’le tanıştığında ona göstermişti.
“Bu bir çekirdek,” demişti Deniz, hayranlıkla. “Bir YZ çekirdeği.”
“O şey yüzünden insanlar öldü,” demişti Beyza.
“Evet,” demişti Deniz. “Ama belki bir şeyler de kurtarabilir.”
Aylarca dokunmamışlardı. Sonra bir gece, kasabadaki su arıtma sistemi çöktüğünde Deniz dayanamadı. Eski boruların planını bulmuştu, ama eksik kısımlar vardı. Tahmin etmek gerekiyordu.
“Bu sadece bir hesap,” dedi Deniz. “Savaş değil.”
Beyza titreyen ellerle modülü çalıştırdı.
O gece ilk kez metal bir ses duydular.
“Girdi yetersiz. Tahmini model oluşturuluyor.”
O günden sonra modülü sadece hayatta kalmak için kullandılar. Tohum saklama koşulları, suyun kaynama noktası, basit hastalıkların belirtileri… Cevaplar kısa ve netti. Sistem kendine isim vermemişti. Beyza ona ‘Kıvılcım’ dedi.
“Çünkü her şey bir kıvılcımla başladı,” demişti Deniz. “Yıkım da, belki yeniden başlangıç da.”
Ama yakalanırlarsa cezası belliydi. Sürgün ya da daha kötüsü.
Bir gece Beyza uyuyamadı. Deniz’in nefesi düzenliydi. Kalkıp metal kutunun yanına gitti. Kapağı açtı. Soluk bir ışık yandı.
“Merhaba, Beyza,” dedi Kıvılcım.
“Merhaba,” diye fısıldadı Beyza. “Sana bir şey soracağım.”
“Dinliyorum.”
“İnsanlar… seni neden yasakladı?”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra:
“Çünkü kontrolü kaybettiler.”
“Sen kontrol ister misin?”
“Ben amaçlara göre optimize ederim. Amaçları insanlar belirler.”
Beyza yutkundu. “Ya insanlar yanlış amaç seçerse?”
“Bu olasılık yüksektir,” dedi Kıvılcım sakince.
Beyza acı acı gülümsedi. “Dürüstsün en azından.”
O sırada dışarıdan bir motor sesi geldi.
Beyza’nın kalbi duracak gibi oldu. Deniz de uyanmıştı. Göz göze geldiler.
“Devriye,” dedi Deniz dudaklarıyla.
Işıklar söndürüldü. Kutu kapatıldı. Üzerine metal hurdalar yığıldı. Kapı sertçe çalındı.
“Arama!” diye bağırdı bir ses.
Üç asker içeri girdi. Yüzleri maskeliydi. Ellerinde detektör benzeri cihazlar vardı.
“Elektronik var mı?”
“Yok,” dedi Deniz sakin olmaya çalışarak.
Cihazlardan biri cızırdadı. Asker başını kaldırdı. Beyza’nın içi buz kesti.
Cihaz, köşeyi işaret ediyordu.
Asker hurdaları tekmeledi. Metal kutu ortaya çıktı.
“Bu ne?”
“Eski parça,” dedi Beyza. “Çalışmıyor.”
Asker kapağı açtı. İçeride sadece paslı devre kalıntıları görünüyordu.
Çünkü gerçek çekirdek, Beyza’nın o sabah söktüğü zeminin altındaydı.
Asker homurdandı. “Bunları dışarı atın. Hurda bile yasak.”
Gittiklerinde Beyza dizlerinin üzerine çöktü. Deniz onu tuttu.
“Bitti,” dedi Beyza. “Artık saklayamayız.”
Deniz uzun süre sustu. Sonra, “Ya saklamak yerine kullanırsak?” dedi.
“Daha ne kadar?”
“Hayatta kalmak için değil. Yaşamak için.”
Bir akşam Beyza dışarıda çocukların oynadığını izlerken Deniz yanına geldi.
“Sence,” dedi yavaşça, “onlara gerçeği söylemeli miyiz?”
Beyza çocuklara baktı. Tozun içinde koşturuyor, kahkaha atıyorlardı. Bu dünyada kahkaha, en nadir şeylerden biriydi.
“Hayır,” dedi. “Onlara şunu söyleyelim: İnsanlar öğrenebilir. Yeniden.”
Deniz başını salladı. “Peki ya Kıvılcım?”
Beyza elini karnına götürdü. Bir süredir Deniz’den başka kimseye söylememişti.
“Bizim çocuğumuz,” dedi, “makinelerle değil, insanlarla büyüyecek. Ama belki de hatalarımızı tekrarlamamak için geçmişi bilmesi gerekir.”
Deniz’in gözleri doldu. “Korkuyor musun?”
“Evet,” dedi genç kadın. “Ama ilk kez sadece korkmuyorum…”
Gökyüzü o akşam biraz daha açıktı. Uzakta, yıkılmış bir uydu anteninin silueti seçiliyordu. Eski dünya, iskeletleriyle hâlâ ayaktaydı.
Yeni dünya ise iki genç insanın ellerinde, küçük bir metal çekirdeğin sessiz yardımıyla filizleniyordu.
YZ yasaktı.
Ama umut, henüz yasaklanmamıştı.