Matbaanın içi her zamankinden daha sessizdi. Oysa makineler çalışıyor, kağıtlar akıyor, mürekkep kokusu havaya karışıyordu. Ama bu kez başka bir şey eksikti. Belki de herkesin içinde yankılanan o görünmez boşluktu.

Dergi tam on yıldır çıkıyordu. Her ay, hiç aksatmadan. Savaşlar, seçimler, aşklar, salgın hastalıklar, depremler, ayrılıklar, yeni keşifler… Hepsini görmüş, hepsine dokunmuştu. Ama şimdi, 2026’nın bu serin bahar sabahında, yüzüncü sayısını basıyordu. Ve bu, son sayısıydı.

Editör masasında oturmuş kapağı izliyordu. Kapakta ne büyük bir manşet vardı ne de çarpıcı bir fotoğraf. Sadece sade bir cümle:

“Bazen en uzun hikâyeler bile bir gün susar.”

Editör parmaklarını kapağın üzerinde gezdirdi. Her sayının ayrı bir ruhu vardı ama bu… Bu başka bir şeydi. Sanki dergi ilk kez kendisi hakkında konuşuyordu.

İlk sayıyı hatırladı. Küçük bir odada, üç kişiyle başlamışlardı. Ne bütçeleri vardı ne de büyük hâyâlleri. Sadece anlatma isteği. “İnsanlar hâlâ okumak ister mi?” diye sormuşlardı birbirlerine. Sonra da cevap beklemeden basmışlardı ilk sayıyı.

İnsanlar okumuştu.

Bir okuyucu, yıllar önce gönderdiği mektupta şöyle yazmıştı:

“Derginizi her ay aynı kahvede okuyorum. Belki siz bilmezsiniz ama burada benimle bir masa daha var artık.”

Editör  o mektubu hiç unutmamıştı. Çünkü derginin aslında ne olduğunu o gün anlamıştı: Kağıt değil, bir eşlik.

Matbaanın diğer ucunda genç bir çalışan, yeni basılan sayılardan birini eline aldı. Sayfaları hızlıca çevirdi. İçinde röportajlar, denemeler, eski yazarların vedaları vardı. Ama en son sayfada kısa bir yazı dikkatini çekti.

Başlığı yoktu.

Sadece şöyle diyordu:

“Biz aslında hiçbir zaman bir dergi olmadık.

Sizi biraz daha az yalnız hissettiren bir bahaneydik.

Şimdi o bahaneye ihtiyacınız kalmadığını umuyoruz.”

Genç çalışan bir an durdu. Sayfayı kapatamadı. Sanki birisi gerçekten onunla konuşmuştu.

Editör ayağa kalktı, basılmış dergilerden birini aldı. Bu, yüzüncü sayıydı. On yılın son cümlesi. Ama tuhaf bir şekilde, bu bir bitiş gibi gelmiyordu.

Daha çok… tamamlanmış bir şey gibiydi.

Kapıya doğru yürüdü. Dışarıda insanlar vardı. Kimisi farkında bile değildi bu vedanın. Kimisi ise belki yıllar sonra, bir rafta bu son sayıyı bulup duraksayacaktı.

Editör  dergiyi göğsüne bastırdı.

“Bitti,” dedi fısıltıyla.

Ama ardından, çok daha sessiz bir düşünce geçti içinden:

“Ya da artık bizim anlatmamıza gerek kalmadı.”

O gün yüzüncü sayı dağıtıldı.

Ve dergi gerçekten sustu.

Ama bazı cümleler, okuyanların içinde yaşamaya devam etti.