Hava ağır. Bir filmin kareleri gibi, silik, bulanık, belirsiz. Kareler tren vagonları gibi hızla geçiyor, izlemesi olanaksız ama geçtiklerini biliyorum. Arkalarından bakıyorum. Boş rayların yansımaları var, üzerlerinden uçarak karşı perona geçiyorum. Peron boş, her zamanki gibi. Issızlık var, sessizlik, sahipsizlik. Ben o sahipsizliğin içinde üzerimde paltom, elimde çantamla etrafıma bakıyorum. Çantam kaliteli deriden, taba rengi. Paltom yanık toprak kırmızısı, hâkim yaka, beli oturuyor, eteği kloş. En sevdiğim kesimle eski zamanlarda gibiyim. Saçım sarı, dalgalı, çene hizasında, kırmızı bir rujum var.
Hava serin. Güneş koyu bulutların arasına saklanmış. İstasyon evinin kapısından içeri giriyorum, bir karga beni görünce gaklıyor, telaşla kanat çırparak uçup gidiyor. Evin içinde yerlere bakarak dolaşıyorum. Taş karolar mavi kahverengi kırmızı. Renkler soluk, karanlık. Yanımdan bir kadın uçarak geçiyor. Uzun siyah tülden elbisesi var, saçları siyah, yüzü genç ama bakışları yaşlı. Flamenko dansçılarına benziyor. Beni gördü mü bilmiyorum. Çoktan kayboldu, soramadım. Perona yaklaşan bir trene süzülüyorum. Kapıdan da girebilirdim ama bu farklı bir deney. Kapısı kapalı, camları kapalı, içinde koşan çocuklar olan bir vagonun penceresinden içeri süzülüyorum. Orta yaşlı fötr şapkalı bir adam oturmuş, bacak bacak üstüne atmış, kitap okuyor. Sayfalara o kadar dalmış ki, kimseyi fark etmiyor. Heyecanlı bir roman mı, felsefi bir kitap mı anlamaya çalışıyorum. Kitabın adı görülmüyor. Karşısındaki koltukta yaşlı, yorgun, şık bir kadın, başı yana sarkmış uyuyor. Kırlaşmış saçlarını bir şapkanın altına toplamış, inci küpelerle inci bir kolye takmış. Yeşil deri eldivenleri var. Trenin tekerlekleri yavaş yavaş hız kesiyor, sonunda hafif bir sarsıntıyla duruyor, kadın gözlerini açıp pencereye doğru eğiliyor. Merakla istasyona bakıyor. Genç bir kadın sabırsızlıkla birini bekliyor. Bavulu yanında, saatine bakıyor. İstasyona koşarak gelen bir adamla birlikte en yakın vagona biniyorlar.
Diğer vagonlar tenha. Hepsini sırayla dolaşıyorum. Beni fark etmiyorlar. Makinistin olduğu vagona giriyorum. Telsizden cızırtılı sesler geliyor. Bir uyarı gibi sesler var. Tren makasa giriyor, yön değiştiriyor, karşıdan son hızla gelen bir tren son anda çaprazlaşan diğer raya giriyor, makinistin gözlerindeki korkuyu, tren yön değiştirdiğinde derin bir nefes alışını izliyorum. Varlığımı hissetti mi bilmem ama onu uyaramam, beni duymaz. Lüks vagonlardan birinin aynasında kendime bakıyorum. Çantamdan rujumu çıkarıp dudak boyamı tazeliyorum. Tren benden daha yavaş gidiyor. Tekrar kapalı kapıların birinden dışarıya süzülüyorum. Zamanda kaybolmak, öyle amaçsız dolaşmak tuhaf geliyor. Yapacak bir şeyler vardı yaşantımda, hayal meyal hatırlıyorum. Çok geç kalmış olabilirim. Mitolojinin tüm tanrıları bir araya gelip karar verdiyse nasıl değiştirebilirim kaderi…
Anılarımda saklı kalmış eve gidiyorum. Sanırım ağaç perileri onu canlı tutmuş. Bahçesi yemyeşil ağaçlarla dolu. Yapraklar pırıl pırıl, hafif esen rüzgârda mücevherler gibi kıpırdıyor. Taş patika tertemiz, kuruyup düşmüş tek yaprak bile yok. Minik bir kirpi koşarak çalılıkların içine kaçıyor. Evin renkli vitraylarla süslü giriş kapısı hafifçe aralık. Kapıyı itip giriyorum. Her şey yerli yerinde. Sağ tarafta piyano duruyor. Üzerindeki örtüyü kaldırıyorum. Tuşlarda parmaklarım dolaşıyor, yavaşça tabureme oturup Shostakovich Walz No 2’yi çalmaya başlıyorum. Burada istediğim kadar kalabilir, istediğim kadar çalabilirim. Zaman benim için sınırsız bir kavram artık. Açık kapıdan sarman bir kedi giriyor, tüyleri, gözleri, kuyruğu, her şeyi sarı. Burnu pembe, bıyıkları beyaz. Bana miyavlayıp piyanonun üstüne sıçrıyor, oracıkta kıvrılıp gözlerini kapatıveriyor. Ben yine çalıyorum. Duvardaki sarkaçlı saatin akrep ve yelkovanı 12:00’yi gösteriyor. Hala çalışıyor olması ne güzel diye düşünüyorum. Gong seslerini, sonra tik takları dinliyorum bir süre.
Üst kata uçuyorum. Odam olduğu gibi duruyor. Yatağımın baş ucunda goblen işli, beyaz çerçeveli bir tablo asılı. Mavi minelerden bir demeti işlemişim. El işini annemden ilk öğrendiğim zamanlarda yapmıştım. Şimdi olsa başka bir çiçek mi işlerdim diye düşündüm. Yaklaşıp çarpıları inceliyorum. Bu kadar zaman nasıl da hiç kirlenmeden kalmış. Oysa geçen zamanın izi bir yerlerde olmalı. Yatağımın yanında fildişi renkli pileli şapkası olan bir abajur var, hemen yanı başında kalp şeklinde beyaz bir parfüm kutusu. Şimdi içi boş. İlk gençlik yıllarımın kokularını çekiyorum içime. Pudramsı, çiçeksi, taze. Kitaplarıma bakıyorum. En sevdiğim oyun arkadaşlarım. Jules Verne, Dedektif Nick, Keloğlan, duvara asılı Pinokyo. Odamın penceresindeki tül yana çekilmiş, güneş ışıklarının huzmeleri içinde küçük partiküller kımıldıyor. Pencereyi açıyorum, ağaçlardan süzülen tertemiz serin havayı içime çekiyorum.
Eksik bir şeyler var. Zaman eksik. Tekrar alt kata uçuyorum. Saat yine 12:00. Akreple yelkovan neden kımıldamaz? Gonglu saate yakından bakıyorum. İçinde tozlar birikmiş. Camının üzerine parmağımla adımı yazıyorum. Lâl.
Sarman kedi gitmiş. Oysa şöminede sıcacık bir ateş yanıyor. Alevlerin kızıllığı duvarda oynaşıyor. Tulum giymiş iki adam geliyor. Piyanoyu götürüyorlar. Benim odama da girecekler mi? Onlara seslenemiyorum. Dikkatli taşıyın demeye çalışıyorum. Uzun tül bir etek giymiş beş yaşlarında bir kız koşarak geliyor. Onu dışarı çıkarıyorlar. Şaşkın, annesine sitem ediyor. “Anne, yalnızca tuşlara dokunmak istemiştim.” Annesi başka tarafa bakıyor. Kız bahçedeki taşların üzerinde sıçraya sıçraya uzaklaşıyor. Sarman kedi kuyruğunu dikmiş onun bacaklarına sürünüyor.
Annemi arıyorum. Şimdiye kadar gelmiş olmalıydı. Birlikte gidecektik, beni bırakıp gitti. Sonra ben onu bırakıp gittim. Ama bir kavuşma olacaktı sonunda. Hani “vuslat” dedikleri. Hangi zaman kesişmesinde olurdu bilmeden bekliyordum. Mutfağa süzüldüm. Annemin en sevdiği kahvenin kokusu geldi burnuma. Sandalyesi karşı köşede duruyordu. Annemin varlığı yavaş yavaş odayı doldurdu. Bir yapbozun parçaları birleşir gibiydi. Ben onu fark ettim, sonra o beni fark etti. Dalgalı saçları omuzlarına dökülüyordu. İnce beyaz müslinden yerlere kadar bir elbise giymişti. Çok genç ve güzeldi. Uzun zamandır seni arıyordum dedi. Sesini duyabiliyordum. Özlem dolu, duygulu, akıcı bir sesti. Çocukluğumun saran, koruyan, beni çağıran sesi. Gelmeni istemeden bekliyordum dedi. Sonunda gelecektin. Biraz daha kal istiyordum. Benimle aynı zamanda olmanın ikimize de faydası yoktu. İstemediğini, ama beklediğini biliyordum dedim. Ellerimi uzattım. Ona dokunabilirdim belki. Kayboldu.
Zamanı değiştiremezdim. Kaderi de. Annem gitmişti. Belki tekrar gelirdi. Varlığı yavaş yavaş silinmiş, sadece çiçeksi kokusu kalmıştı. Gölgeler yerlerine çekildi, saat 12:00’de takılı kaldı. Üst kattaki odama uçtum. Odamdaki eşyalara son bir kez baktım. Mavi mineli goblen tablomu duvardan indirdim, kırmızı rujumu sürdüm, tablom kucağımda, piyanomun ve küçük kızın peşinden uçmaya başladım. Belki tuşların sesini duyardı, ya da mineli tablomu görürdü. Beni görmese de.