Bugün mesai bir türlü bitmek bilmedi. Müdürün gözüne bakıp durdum, “Kızım sen artık çıkabilirsin,” desin diye. Nerede, hiç oralı olmadı; yalvaran bakışlarımı görmezden geldi. Eve yine geç kaldım. Üstüne bir de trafik çok yoğundu; bizim bu yakada akşam maç varmış, üzerine tuz biber ekti. Yol bana her zamankinden daha uzun geldi. Onca saat ayakta yolculuk da cabası; herhâlde gencim diye kimse kalkıp bana yer vermedi. Hatta birisi, “Ben de yorgunum, görmüyor musun?” der gibi bana bir bakış fırlattı, yanından uzaklaştım.

Otobüsten iniyorum. Daha epey yürümem lazım; yol gözümde büyüyor. Bacaklarım ağrıyor, belim yerinden kopacak gibi, ayağımın altı da yanıyor. Keşke şu yüksek ökçeli, önü dar ayakkabıları hiç giymeseydim. Akılsız başın cezasını ayaklar çekermiş. İlla hoş olmam lazımdı bugün. Onca büyük başın geldiği toplantıya düz ayakkabıyla gidemezdim. Neredeyse koşarcasına bizim sokağa giriyorum. Sağlı sollu yükselen eski, yeni binalar sanki rüzgârda insanın üzerine düşecekmiş gibi duruyor.

Evimiz yolun sonunda. İyi ki yol ağaçlı; birkaç tane de bahçeli ev var, gecede oynayan gölgelerin içime düşürdüğü korkuyu bir nebze hafifletiyor. Benimki çoktan gelmiştir. Ne yapıyordur şimdi? Tahmin etmek o kadar da zor değil. Ya klozette tünemiş, elinde cep telefonu mesajdan mesaja gidip geliyordur ya da bir müşterisi aramıştır, her zamanki gibi konuşuyordur. Bir gün “Neden seni hep sadece kadınlar arıyor, senin hiç erkek müşterin yok mu?” diye sordum; keşke sormaz olaydım. Öfkeyle baktı yüzüme, tok bir sesle “Yok!” dedi. Neredeyse elindeki bardağı suratıma fırlatıyordu. Ürktüm bir daha cesaret edemedim.

Ama içime bir kurt düştü bir kere. Elbette durduk yere değil; epeydir arkadaşlarımdan türlü türlü ihanet hikâyeleri duyuyorum. Sadece kadınlardan oluşan sosyal medya platformlarında okuyorum, neler anlatıyor kadınlar neler… Başlarına gelenleri isimsiz yazıp, gruptaki diğer kadınlara fikirlerini soruyorlar. Bu aldatan koca hikâyeleri hiç elti, kaynana dertlerine benzemiyor. Nice yuvalar yıkılıyor, kadınlar kendilerini sokakta beş parasız buluyor. Sanırsın aldatmayan erkek hiç yok!

Cep telefonunu öyle gelişigüzel sağda solda bırakan adam son günlerde cebiyle Siyam ikizi gibi oldu. Bir bakayım dedim, çoktan sosyal medya şifrelerini de değiştirmiş. Yanına aniden geldiğimde o ekran gizleme telaşına ne demeli, ya gece mesajlaşmaları? Düşündükçe midem bulanıyor, sinirden nevrim dönüyor. İhsan beni aldatıyor mu? Bana işteyim dediği akşamlarda yoksa başka kadınlarla mı görüşüyor? Günahını boşuna mı alıyorum?

Ben bu işin içinden nasıl çıkacağım diye son günlerde kendi kendimi yiyip bitiriyorum. Hiç yapmam dediğimi yapacağım sonunda; bu gidişle ben de isimsiz bir post açacağım. Varsın altına kadınlar nefretlerini kussunlar, hatta beni beceriksizlikle suçlasınlar. Gider o postumun altına ben de belki bir yorum düşerim açık adımla. Kendime bir tokat da ben atarım icabında.

Evde bir kap yemek de yok. Çok yorgunum. Her zamanki gibi üstümü değiştirip doğruca hemen mutfağa gireceğim… İş yerimden sonra en çok zaman geçirdiğim yer benim. Öyle bir iki şeyle geçiştirmek olmaz; benimki her akşam benden illa mükemmel bir sofra bekler. Ben yemekleri hazırlarken kocam bir müşterisiyle konuşur, masa hazır olunca yavaşça yanına gidip sofraya gelmesini işaret ederim. Onun hiç acelesi yok; konuşması bitince gelir, masaya oturur; hâlâ gözü telefonunun ekranında. Bir yandan yemeğini yer, diğer yandansa mesajlarına bakmaya devam eder. Yemek biter, başlar benim toplama faslım. Adam ortada yok; ara ki bulasın. Bulaşıklar derken bende pil biter, hele şu son günler…

Eve girer girmez gidip kendimi yatağa atasım var. Ne halde olduğumu söylesem anlar mı? Oysa eskiden böyle miydi? Nasıl da üzerime titrerdi. “İyi değilim bugün,” dediğimde, “Sen otur, ben bir şeyler hazırlarım,” der, hemen mutfağa koşardı. Hangi ara biz böyle olduk? Neden kocam artık bana destek olmuyor? Benim ne hâlde olduğumu neden görmüyor? Bir gün her şeyden bıkıp annem gibi kendimi bir boşluğa bırakmaktan korkuyorum. Bu hiç aklına gelmiyor olabilir mi? Neden kendimi evimde bir besleme, bir yük gibi hissediyorum? Ben de çalışıyormuşum, eve maddi katkım oluyormuş; hepsi kocaman bir yalan sanki. Verdiğim çok, aldığım neredeyse hiç yok gibi…

İyi ki bahçelerin ışıkları, sokak lambaları yolumu biraz aydınlatıyor. Adımlarımı hızlandırıyorum. Önümde aniden üç ayrı gölge peyda oluyor; ürperiyorum. Etrafıma bakıyorum korkuyla; benimle yürüyen kimse yok. Duruyorum, gölgeler de duruyor. Ne tuhaf, bu yaşıma geldim böyle bir duruma ilk defa tanık oluyorum. Gölgeler bana bir şey mi anlatmak istiyor? Gölgelerimi izleyerek yürürken, kendimi sanki bir çemberin içinde çivilenmiş gibi hissediyorum. Duruyorum. Ne ileri gidebiliyorum ne de bir adım geriye. Gölgeler çil yavrusu gibi dağılmış; biri sağımda, diğeri solumda, sadece ayakları kalmış benimle; her birimiz tek bir ağaçtan çıkan dört ayrı dal gibiyiz. Üçüncüsü tıknaz, tıpkı benim gibi o da çemberin içinde tutsak.

Ah, cüce, beni nasıl da böyle bir çembere kendinle köle ediyorsun? “Keşke hepsi bir rüya olsa, sabah yatağımda uyansam,” diyorum. Çocukluğumdaki mutlu zamanlarımızdaki gibi, evimiz taze simit koksa. Kahkahalarımız çınlatsa ortalığı. Anne babam birbirine sarılıp bize gülümsese… Delirdiğimi hissediyorum. Akşamın bir körü, eve geç kalıyorum. Aman Allah’ım şimdi kocama nasıl açıklarım, nasıl derim, “Bir çemberin içinde mahsur kaldım, her bir gölgem beni bir başka tarafa çekti, direndim, gücüm yetmedi, onlardan kurtulamadım.” Demez mi bana, “Ne saçmalıyorsun sen şimdi yine?” Delirdiğimi düşünmez mi? Biraz daha kalırsam vay hâlime!

Elimi yavaşça karnıma götürüyorum; varlığını henüz kimselere söylemediğim bebeğimi okşuyorum. İki hafta oluyor öğreneli. Dilimin ucuna dek geliyor, niyet ediyorum; her defasında kocamın umursamaz bakışlarını görüp susuyorum. Bir de annem geliyor aklıma. Hepten vazgeçiyorum. Kocam, çıkmaz sokaklar, bitmez kuşkularım… Yolumu kaybediyorum. Bana bir çıkış yok. Sıcak ter basıyor bana, nefesim daralıyor, bayılır gibi oluyorum. Elimi uzatıp gölgelerimden birine tutunmak isterken,  düşecek gibi olup sendeliyorum. İçimde bir kahkaha patlıyor; sanrılarıma sarıldığım için acı acı hâlime gülüyorum. Anladım ben, gölgeler beni kendi karanlıklarına çekmeye çalışıyor. Onlar benden daha güçlü, bense tek başımayım. Biri sağa çekmek istiyor, diğeri sola. Ya üçüncüye ne demeli; beni doğrudan bataklığın içine çekmek istiyor, kendisiyle beraber. Direniyorum kendimce. İçimde bebeğim… Ya benim sonum da anneminki gibi olursa?

Nefesimi tutup bir mucize bekliyorum. Bütün sesler susarken, annemin bebekliğimde kulağıma fısıldadığı ninniyi rüzgârlar getirip kulağıma fısıldıyor. Birdenbire gece bitiyor, sisler dağılıyor, lambalar sönüyor, ninni bitiyor… Akşamın karanlığında içimde bir şafak çakıyor.

Ayakkabılarımı çıkarıp elime alıyorum ve geldiğim yoldan gerisin geri koşuyorum. Artık ne dünüm var ne de bugünüm. Gelecek… Bana elini uzatıp içtenlikle gülümsüyor. Gölgemi çıkarıp güneşi bir pelerin gibi üzerime çekiyorum…