“Artık bundan bıktım” dedi adam. “Herkesin gölgesi var. Neden benim yok?”

Gece ağır bir sis gibi çökmüştü. Köprünün üzerinde asılı paslı bir fenerin ışığı titriyor, parmaklıkların gölgeleri rüzgârla dans ediyordu. Adam taş köprünün ortasında durdu, yorgun, bıkkın, ayaklarına baktı. Yalnızca bir çift ayak. Bacaklar, gövde, baş, hepsi yerinde ama hiçbirinin gölgesi yok.

“Görünmez miyim ben yoksa? Kendimi beynimde mi var etmişim?” diye söylendi. Üstelik gölgesi olmadan ışığın nereden geldiğini anlamıyordu.

Köprünün parmaklıklarına yaslanarak koyu sulardaki ışıltıları izledi bir süre. Gölgesi karanlıkta kaybolmuş olmalıydı. Öyleyse karanlıkta aramalıydı onu.

Sonra karanlığa doğru çekingen birkaç adım attı. Ama karanlık sessizdi. Boştu. Cevapsızdı. Bu sefer de bulamayacaktı. Adı gibi biliyordu. Ümitsizce fenerin soluk ışığına baktı.

“Neden gölgemi saklıyorsun?”

 

Köprünün tam ortasında sulara bakarken o soluğu duydu. Unutulmuş bir anı, bir sıcaklık, alaycı bir gülüş… Belli belirsiz bir varlık.

“Kim var orada?” diye seslendi korkuyla.

Karanlık hareketlendi. Bir şey ışığın sınırına yaklaştı.

“Benim, gölgen. Beni karanlıkta arıyorsun. Oysa ben hep buradayım.”

Adam geri çekildi. “Gölgem mi?”

“Evet,” dedi gölge. “Beni hep yok saydın.”

Adam’ın nefesi kesildi. “Seni kaybettim sanıyordum.”

“Kaybolmadım. Sen gözlerini hep karanlığa diktin. Oysa ben ışığın kenarında bekliyordum.”

Adam bir adım geri gitti. Fenerin titrek ışığında hiçbir şeyi seçemiyordu. Ama işte oradaydı. Aradığı gölgesi. Taş duvarlardan kopmuş, kendi ağırlığını bile taşımakta zorlanan karanlık bir parça.

Gölge bekledi. “Hazır değilsin, biliyorum. Ama kaçtığın ben değilim.”

Adamın kalp atışları hızlandı. “Senden kaçmadım.”

Gölge, fenerin ışığında belli belirsiz titreşti. Sözleri sessiz bir dalga gibi yayıldı. “Sana uzanan ellerin gölgesinden bile ürktün. Bir adım geri çekildin hep. Şimdiki gibi. Beni de öyle ittin belirsizliğe.”

Adam başını çevirdi. “Bunları duymak istemiyorum. Uzak durun benden.”

Gölge bir an sustu, sesi artık belirgindi, sakindi. “İşte… hayır diyebiliyorsun. Ama yanlış yere.”

Adam irkildi. “Ne demek istiyorsun?”

“Bize değil,” dedi gölge. “Başkalarına hayır demen gerekiyordu.”

 

Kambur bir gölge belirdi taşların arasından, fenerin ışığına doğru süzüldü. Sesi taşların arasından sızan eski bir uğultu gibiydi.

“Güç,” dedi, “kendi karanlığını taşımakla başlar. Karanlıkla yüzleşmeyen, ışığını bulamaz der Jung. Sen saklandın. Işığın eksildi.”

Uzun bir gölgenin sesi kamburun sözlerine karıştı. Sesler ve fenerin yanıp sönen soluk ışığı karanlıkta sallanıyordu.

“Gerçek yüzünü sakladın. Jung piposunu tüttürürken düşünüyordu: İnsan maskesini takarken gölgesini unutur. Maskene sarıldın, biz eridik.”

Adam gözlerini kaçırdı. Hayatı ölüm öncesi gelen film şeridi gibi, rüya gibi hızla geçti önünden. Karanlık koyulaşıyor, soğuk esinti yüzünü donduruyordu.

Başka gölgeler uzandı birer birer. Her biri, adamın içinden kopmuş bir parça gibi, kendi yerini arıyordu. Adam şaşkındı; acıları, sevinçleri, aşkları, başarısızlıkları, beklentileri bir dolu yağmuru gibi çarpıyor, deliyor, kesikler açıyordu. Kaçamadı. Gölgelerin görünmez gücü çevresini sararken bir tutsaktı artık. Bu amansız yoğunluğa dayanacak gücü kalmamıştı. Başını ellerinin arasına aldı, parmaklıkların dibine çömeldi. Gözlerini sıkıca yumdu, kendini seslere ve görüntülere kapattı. Köprü, üzerine çöken ağırlıkla daha da daralmış gibiydi. Bir an önce bu uğursuz yerden uzaklaşmak, karanlığın içinden sıyrılıp kaçmak istiyordu. Başını kaldırıp sulara baktığında, karanlık ona yalnızca çaresizliğini geri yansıtıyordu.

 

Düşünmenin ağır geldiği bu çılgın fırtınanın içinde zayıf bir ses uzandı parmak uçlarıyla, eski bir utancın yakıcı sıcaklığı kalbine dokundu. Adamın içine karışırken bir fısıltı bıraktı: “Ben senin kırılganlığındım. Beni yok saydın. Her kırıldığında biraz daha parçalandım, küçüldüm. Barış benimle.”

Bu kez pırıl pırıl, meraklı bir gölge, yıllar önce susmuş bir kahkahayla göründü. Adam ona tutunup çocukluk evinin bahçesine, bütün gün koşup çamurlar içinde eve geldiği güne gitti. Annesinin gözlerindeki öfkeyi gördüğü, babasından dayak yediği güne… gözyaşları içinde saklanarak uykusuz geçirdiği o geceye. O ağlayan küçük çocuğa sarıldı, gözyaşlarını sildi. Küçük ellerini avuçlarına aldı. O avuçlara dokunduğunda hafifledi, ısındı, yapmacıksız gülümsedi.

O sırada korkutucu, inatçı, tekinsiz bir gölge hızla yaklaştı. “Kaç kez sustun, kaç kez saklandın. Ezildin, küçüldün, kayboldun. Şimdi beni gör artık. Bensiz sınırın olmaz,” Adam gözlerini kapattı. Tüm benliğinde o yakıcı öfkeyi duydu. Yumrukları sıkılı, omuzları dik, başı yukarıda. Yavaşça doğruldu. Gölge onunla birleşti.

En son kambur gölge bir dağın gölgesi gibi geniş, sakin, serin…çöktü karanlığa. “Ben yükün değilim,” dedi. “Dayanıklılığınım.” Karanlık bir anlığına genişledi, sonra duruldu.

Adam içindeki sessizlikle bir süre öylece kaldı. Köprüdeki esinti azaldı. Fenerin ışığı artık titremiyordu. Ayaklarının dibinde ilk kez, tam bir gölge uzanıyordu. Belirgin, düzgün, kendisiyle bütünleşmiş. Gölgeye eski bir dosta kavuşmuş gibi uzun uzun baktı. Karanlık artık korkutmuyordu Bir yük değildi. Bir parçasıydı.

O sırada gözüne bir şey çarptı. Taşların üzerine özenle bırakılmış, o görene kadar yıllarca beklemiş eski, koyu renkli bir pipoydu bu.

Adam eğildi, pipoyu aldı. Dokusu, rengi tanıdıktı. Gölgesi selam durdu.

“Artık düşünmeye hazırsın,” dedi. “Artık kendini duymaya.”
Köprü sessizdi. Eski fenerin ışığı daha kararlı, taşların dokusu daha parlaktı.

Kendisiyle baş başa kalmış bütünlüğünü yaşarken, önünde beliren bir yüz fark etti.

Ne bir insan yüzüydü ne de bir gölge. Pürüzsüz, ifadesiz, boş, ama tanıdık. Yıllardır taşıdığı, ama hiç görmediği yüzü. Maskesi.

Havada asılı öylece duruyordu. Adamın kendi sesinden daha düzgün, daha toplumsal bir yankıyla konuştu.

“Beni yıllarca taktın, seni görünür kıldım. Kabul edilir kıldım. Ama bunun bedeli… kendini saklamandı.”

“Ben seni korunmak için taktım.”

Maske küçümser bir gülümsemeyle “Hayır” dedi. “Reddedilmekten korktuğun için taktın. Ben seni korumadım. Yalnızca gizledim.”

Adam’ın boğazı düğümlendi. “Toplumdaki varlığımı sürdürmem için kendi olmak istediğim gibi değil, başkalarının beni görmek istedikleri gibi olmam gerektiğini fısıldadın hep.”

Maske yaklaşarak fısıldadı: “Ve sen de beni dinledin.”

Adam gözlerini kapattı. “Artık seni taşımak istemiyorum.”

Maske bir an sessiz kaldı. Sonra yüzeyinde ince bir çatlak belirdi. Çatlak büyüdü, derinleşti, saydamlaştı.

“Beni yok edersen yaşayamazsın,” dedi maske. Çatlağın içinden sızan sesi giderek zayıfladı.

Adam kararlıydı. “Beni yok ediyordun.”

Maske çözüldü, kayboldu. Yokluğu gölgeye karıştı; sanki yıllardır eksik olan bir parça yerine oturmuştu. Adam’ın yüzü ilk kez çıplak, ilk kez gerçekti.

Köprüde hafif bir rüzgâr esti.

Pipoyu elinde tutarken, sessizce eşlik eden gölgesine baktı.