Sınırın tam olarak nerede başladığını kimse bilmiyordu. Haritalarda çizgi netti. İnce, kırmızı bir hat. Ama arazide o çizgi, toprağın rengine, taşın dizilişine, rüzgârın yönüne göre yer değiştiriyor gibiydi. Sanki sınır, bakılmadığında yerinden oynuyor, fark edilmediğinde biraz daha genişliyordu.

Kemal, sınır karakoluna geleli üç ay olmuştu. Bu, onun ilk görev yeriydi. Akademideyken sınırın ne olduğu üzerine uzun uzun konuşmuşlardı: Egemenlik, güvenlik, vatan, çizgi. Ama kimse sınırın geceleri nasıl sessizleştiğini, insanın içini nasıl kemirdiğini anlatmamıştı.

Karakol, çıplak bir tepenin yamacına kuruluydu. Karşı tarafta başka bir ülke vardı ama bakınca sadece dağlar görünüyordu. Aynı dağlar, aynı gökyüzü, aynı ay. Gündüzleri dürbünle bakıldığında bazen bir çoban, bazen bir duman, bazen de hiçbir şey görünmüyordu. En zor olan da buydu zaten: Hiçbir şey.

Kemal geceleri nöbet tutarken sık sık düşünürdü. Bir adım atsa başka bir ülkeye geçeceğini bilmek, insanın aklını tuhaflaştırıyordu. O adım, fiziksel olarak önemsizdi; ama zihinsel olarak geri dönülmezdi. “Sınır,” diye düşündü bir gece, “belki de insanın durduğu yer değil, durmaya karar verdiği yerdir.”

Bir sabah sis çöktü vadiye. Sis, sınırı görünmez kıldı. Tel örgüler, uyarı levhaları, taşlar… Hepsi sisin içinde eridi gitti. Kemal, nöbet değişiminde sisin içinde yürürken bir an durdu. Ayaklarının altında aynı toprak vardı. İçinden tuhaf bir dürtü geçti: Bir adım daha.

Tam o sırada telsizden bir ses geldi: “Kemal, yerinde kal!” Sesi tanıyordu. Komutanının sesi. Kemal durdu. Sis dağılana kadar öylece bekledi. Sonra geri döndü.

O günden sonra sınır, Kemal için sadece görev alanı olmaktan çıktı. Bir takıntıya dönüştü. Günlüğüne notlar almaya başladı. “Sınır, iki ülke arasında değil. Sınır, insanın cesaretiyle korkusu arasında.”

Bir hafta sonra karakola bir mülteci grubu getirildi. Aralarında yaşlılar, kadınlar, çocuklar vardı. Yorgun, aç ve sessizdiler. Resmî prosedür belliydi. Kemal, kayıt alırken küçük bir çocuğun kendisine baktığını fark etti. Çocuğun ayakkabıları yoktu. Ayağında toz, yüzünde şaşkınlık vardı. “Buraya nasıl geldiniz?” diye sordu Kemal, tercüman aracılığıyla.

Çocuğun annesi cevap verdi: “Yürüyerek.” Kemal sustu. Yürümek. O çizgiyi geçmek bu kadar basitti demek. O gece nöbetteyken defterine şunu yazdı: “Bazıları için sınır, geçilmesi gereken bir engel. Bazıları içinse korunması gereken bir çizgi. Aynı çizgi, iki farklı hayat.”

Günler geçtikçe Kemal’in içindeki sınırlar da yer değiştirmeye başladı. Eskiden net olan şeyler bulanıklaşıyordu. Doğruyla yanlış, görevle vicdan, emirle insanlık… Hepsi sisli bir vadiye benziyordu artık.

Bir gece alarm çaldı. Sensörler hareket algılamıştı. Kemal ve iki arkadaşı mevzi aldı. Termal kamerada tek bir siluet görünüyordu. Yalnız bir adam. Silahsız gibiydi. “Yaklaşmasına izin vermeyin,” dedi komutan. Adam tel örgülere yaklaştı. Ellerini kaldırdı. Bağırıyordu ama rüzgâr sesi uzaklara taşıyordu. Kemal dürbünle baktığında adamın yüzünü gördü. Korku değil, çaresizlik vardı.

“Dur!” diye bağırdı Kemal. Adam durdu. Tel örgülere bakıyordu. Bir an için geri dönecek sandı. Ama dönmedi. Telin altından geçmeye çalıştı. Kemal’in parmağı tetikteydi. Eğitimlerde öğrendiği her şey zihninde çarpışıyordu. Komutanının sesi kulaklığında yankılandı: “Ateş serbest.” Kemal ateş etmedi. Adam telin altında sıkıştı. Canı acıyordu. Bağırıyordu. Kemal koştu, onu çekti. Arkadaşları da geldi. Adam sınırı geçmişti artık.

Sonradan rapor tutuldu. Disiplin soruşturması açıldı. Kemal ifade verdi. “Neden ateş etmediniz?” diye sordular. Kemal düşündü. Uzun uzun. Sonra şöyle dedi: “Çünkü o anda sınır, benim içimdeydi.”

Bir ay sonra Kemal’in tayini çıktı. Başka bir yere gönderildi. Karakoldan ayrılırken son kez tepeye çıktı. Karşı tarafa baktı. Sis yoktu. Her şey netti. Ama Kemal biliyordu ki gerçek sınırlar haritalarda çizilmezdi.

Otobüs hareket etti. Karakol gözden kayboldu. Kemal defterini kapattı. Son cümlesini yazmıştı: “İnsan, kendi sınırını geçtiği gün büyür. Ama bazen büyümek, geri dönmemek demektir.”