Anıların Gölgesinde

 

 

Geç vakitlere kadar oturulan yaz gecelerini hep sevmişimdir. Gündüzün kavurucu sıcağından dışarı çıkılamayan günlerde, hafif bir esintiyle içimi ferahlatan geceler yürüyüş yapmak çok hoşuma gider. Küçükken daha da çok severdim yaz gecelerini. Artık iş güç olduğu için gece geç saatlere kadar dışarıda kalmam mümkün olmayabiliyor, oysa küçükken, okulların da tatil olmasıyla dışarıda en çok zaman geçirilen dönem yaz aylarıydı. Saat gece dokuz, on olurdu ama biz sokaktaki oyunumuzu bırakıp yemek yemeğe çıkmak istemezdik.

 

Geçen gün yine her zamanki yürüyüş rotamda hızlı adımlarla ilerlerken, aklıma küçüklüğümün yaz geceleri geliverdi. Çevremdeki tanıdık yerlerin eski sahipleri miydi bu anıları aklıma getiren yoksa dereden gelen yoğun koku muydu bilemiyorum… Her zamanki gibi stadın karşısındaki sokağa sapmış, sahile doğru ilerliyordum. Bir an için sokağın sonunda denizi görebileceğimi düşündüm. Aslında sahil de birkaç adım ötemde olmasına rağmen deniz yerine sokağın sonundaki koca duvar karşıladı bakışlarımı. Artık Kalamış’a yürürken sahilden gidilemiyordu. Aslında uzun bir süredir gidilemiyordu da, ben her yürüyüşümde yeniden yeniden aynı duyguları yaşıyordum. O koca duvarlara ne gerek vardı? Ne vardı o yüksek duvarların ardında? Spor sahaları. Spora önem vermek güzeldi, ama bana yaramadıktan sonra pek de matah gelmiyordu. Eskiden içinden geçilebilirken o yol bile kapatılalı yıllar olmuştu. Önce dere ağzındaki kahveyi kaldırtmışlar, sonra da yolu kapatmışlardı. Yoksa önce lunaparkı mı kapatmışlardı? Düşündüm, ama yanıtı bulamadım. Sanki hiçbiri kapanmamıştı benim için. Lunaparkı hayatımda ilk kez bu sokağın sonunda görmüştüm. Etekli kadını, çarpışan arabaları… Yine hayatımda ilk ve son kez orada binmiştim etekli kadına. Merkezkaç kuvvetinden bihaber insanların yanlış tasarladığını düşündüğüm bu aletten uçup gideceğim diye ödüm kopmuştu.

 

Duvarı takip ede ede sonunda sahile çıktım. Neyse ki buradaki çocuk parkı hâlâ duruyordu; ama Nuh’un gemisini andıran, koca sallanır Truva atı parktan kaldırılalı yıllar geçmişti. Belki iyi de olmuştu, tinerciler yatıp kalkıyordu içinde. Sağımdaki çay bahçelerine baktım. Saat geç olduğu için masalar tek tük doluydu. Eskiden buralara gelip halı sahada maç oynayanları izlediğimiz aklıma geldi. Biz küçük olduğumuz için onlarla oynayamazdık ama daha ileride, Fenerbahçe parkına doğru bulduğumuz küçük bir girintide az top sektirmemiştik. Artık o girintide top sektirmeyi geçtim yürümek bile mümkün değildi, arabalar park alanı olarak kullanıyordu. Şehrin ortasındaki kalabalık noktalardan biri oluvermişti, oysa bana dünyanın en sessiz sakin yeri gibi gelirdi orası. Çevresinde bugünkü gibi dizi dizi nargile kafeler yerine tek bir büfe bulunurdu. Bir de büfecinin önüne attığı masa ve sandalyeler. Spotların aydınlattığı küçük sahamız, saat geceyarısına yaklaşırken, büfecinin ışıkları söndürmesiyle kararırdı. Biz de zaten sıcakta top peşinden koşmaktan bitap düştüğümüzden yere oturup konuşmaya, konuşurken de yıldızları seyretmeye başlardık. İlk ay tutulmasını orada izlemiştim, ilk yarasayı da yine orada görmüştüm. Evet ya, şehrin göbeğinde yarasalar uçuşurdu. Kim bilir nerelere kaçıp gittiler şimdi o küçük uçan gölgeler.

 

Yanından geçtiğim nargileciler yavaştan kapatıyor, dışarıdaki koltuk ve masaları temizliyorlardı. Sağımdaki demirlerin arkasında, marinaya demirlemiş küçük yatlar rüzgârın denizi dalgalandırmasıyla hafif hafif sallanıyorlardı. Bazılarında tek tük ışıklar yanıyor, tabak çanak seslerine gülüşmeler eşlik ediyordu. Demek ki benim dışımda da geceyi bitirmeyenler vardı.

 

Başka neler değişmişti? Hafızamı yokladım. Doğru ya, bir de eğlence merkezi vardı yolun sonunda. Hani içerisinde atari gibi oyunlar olan eğlence merkezlerinden. Bahçesindeki kaydıraktan kayarken hep elektrik çarpardı beni; ucuz, plastik bir şeydi. O zamanlar küçük olduğumdan pek akıl erdiremezdim ama tabii ki plastiğe hızla sürtünen bedenim kaydırağın metal kısımlarına dokunduğu için böyle olurdu.

 

Üzüldüm birden… Güzel anılar biriktirdiğim bu yerlerden eser kalmamıştı. İleride çocuğum olsa, ona anlatsam, kafasında bir türlü şekillenemeyecekti. Koca AVM’lerin yerinde marul tarlaları olduğunu söylesem, günümüzde mantar gibi çoğalan gökdelenlerden birinin altında aslında benim çocukluğumun geçtiği beş katlı evin kalıntılarının yattığını söylesem… Veresiye defteri tutan bakkal amcanın küçük dükkânın da yine o dev binanın altında kaldığını söylesem, ya bana güler, ya da zaten aklında canlandıramaz; belki de “bakkal ne anne?” diye bile sorabilir. Ben de inanamazdım başkaları anlattığında sahil yolunun dolgu olduğuna, eskiden bu şehre kumsalların hâkim olduğuna, yakın sayılabilecek bir zamanda boğazda tek bir köprü bile olmadığına…

 

İçim sıkıldı. Gözümün önündekiler yok olup giderken elimin kolumun bağlı olmasından mıydı bu sıkıntı, yoksa nemli sıcaktan mıydı, bilemiyorum. Belki ikisi birdendi. Dönüşe geçmeden önce kapatmakta olan nargilecilerden birine girip bir su alıverdim. Şişeyi kafama dikip nefes bile almadan içerken gözlerim gökyüzünde yıldızları aradı; yıldızlar yerine gökdelenlerin pencerelerindeki ışıklarla karşılaştı bakışlarım. Görmemem gereken bir şeyi görmüşüm gibi hızla indirdim başımı. Su şişesini çantama tıkıp, ağır adımlarla eve doğru yürümeye başladım.

Diğer yazılar...

Yorumlar