Susturamadı kafasındaki huysuz ihtiyarın dırdırını. Tüm özel günlerde olduğu gibi aksiliği üstündeydi yine ihtiyarın. “Ömrünü verdin, gençliğini verdin, gücünü kuvvetini verdin, büyütüp boya başa çattırdın da ne oldu? İhtiyaçlarının kalmadığını hissettikleri ilk andan itibaren ağır bir yük gibi göründün gözlerine. Düşündüler, taşındılar çözümünü buldular. Bir huzurevinin soğuk duvarları arasına hapsedip kurtuldular yük olarak gördükleri varlığından. Oğlun varmış, kızın, gelinin, damadın, torunların… Hepsi de hikayedenmiş meğer. İtiraf etmesi zor ama dediğime geldiğini görebiliyorum Rıfat Bey. Bal gibi de unutuldun değil mi? Yaşlılık belini büktüğünden bu yana hangi özel günde hatırlandın ki, yılbaşı beklentisine giriverdin ha!

Çocuklardan gördüğün her vefasızlığa bir sebep bulup, bir kılıf uyduradurdun yıllardır. Haydi bugünkü bahane de benden olsun deyip yardımcı olayım sana. Son yirmi senenin en soğuk kışını yaşıyormuşuz diyorlar. Eee, bu durumda gelmezler değil, gelemezler çocuklar. Yollar, izler kapalı. Kara kesmiş her taraf. Güzel bir bahane ne dersin, sayemde avutuver kendini, kıyağımı da unutma. Efendi efendi sarılıver yalnızlığına, karşılayıver yeni yılını, oldu mu”

Kafasını şişirip aklını bulandırmaktan başka işe yaramayan aksi tarafını bencillikle suçlamadı bu defa. Münakaşayı uzatmaya lüzum yoktu. Avuntu adına sağlam bir bahane sunmuştu ona iç sesi. Eğer ziyaretine gelen olmasa üzülmeyecekti. Hava şartları el vermiyorsa ne yapsındı çocuklar. “Onları da anlamak gerekir, tek dertleri biz değiliz ya” derdi rahmetli karısı. Ne mutlu diye düşündü birkaç sene önce kaybettiği ömür gün yoldaşı için. Hakikaten unutulmadan ölmek büyük mutluluk olsa gerek. Derin derin iç geçirip oturduğu koltuktan kalktı ağır ağır. Cıngıltılı bir gonkla sesini duyuran duvar saatine baktı. Gün akşama dönmüştü. Saat dörttü. Akreple yelkovanı da bir yılbaşı heyecanı sarmıştı sanki. Bugün farklı bir koşturmaca içindeymişler gibi geldi Rıfat Beye. Ağır adımları saatin önünde duraksadı. “Niye bu acele yahu” diye düşünerek saati süzdü dolmuş gözlerle. Yeni yıla doğru koşan her tiktaklı adımla birlikte umutları da tükeniyordu eski yıl gibi. Yok gelmeyeceklerdi, soğuktu çünkü. Hay aksi, ne güzel de hazırlanmıştı oysa.

İçindeki bayram çocuğu coşkusuyla uyanmıştı bu sabah. Sakal tıraşı olup banyosunu yapmıştı erkenden. Çocuklarının karşısında şık görünmeliydi. Kıyafetlerini özenle seçti. Beyaz gömleğinin yakasından ipek, bordo fularını boynuna bağladı, siyah takım elbisesiyle uyumlu ayakkabılarını silip parlattı. Gümüşi saçlarını arkaya tarayıp ayna karşısına geçti. Şu boynunun arkasına binmiş yumru olmasaydı fena görünmüyordu sanki.

Kendi hazırlığından sonra çocuklar için aldığı yılbaşı hediyelerini tasnif etti. Çam sakızı, çoban armağanı…geyikli kazaklar kızı ve gelini, bere ve kaşkoller oğlu ve damadı, Noel Baba resimli eldiven, kolluk ve çoraplarsa torunları içindi. Kimseyi ihmal etmemişti, bu da gönlüne inanılmaz bir rahatlama sağlıyordu. Birkaç yıllık huzurevi deneyimi sayesinde ihmal edilmenin ne denli acıttığını çok iyi biliyordu. O acıyı tarif edecek uygun kelime bulmakta zorlanıyordu Rıfat Bey. Bahsi geçen acı ruhunu ele geçirmek üzereyken, yeni bir fikirle düşüncelerinden sıyrılmayı başardı. Çocuklar gelemiyorsa, ben gideyim dedi kendi kendine. Fiziksel ve ruhsal açıdan her hangi bir hastalığı olmadığından özel bir gözetime tabii değildi. Bu durum da huzurevinden çıkmasını kolaylaştıracaktı.

Kabanını, beresini giydi, atkısını eldivenini taktı, parlak kâğıda sarılmış hediyelikleri bir poşete doldurup huzurevinin kapısına doğru yürüdü. Güvenlik kulübesinin içindeki nar gibi kızarmış elektrik sobasının başında horlayan bekçinin ruhu bile duymadı yaşlı adamın gidişini.

Hava henüz kararmamıştı. Dizlerine kadar kara bata-çıka, düşe-kalka otobüs durağına ulaştı zar zor. Allah’tan durak fazla uzakta değildi. Üstünü karlar kaplamış cam çatının altına girdi. Kaşları, gözlükleri, yüzünün açıkta kalan her yeri, rüzgârın savurduğu kardan nasibini almıştı. Buz gibi demir banka çöküp beklemeye koyuldu. Huzurevinin kapısı görüş alanındaydı. Hem orayı gözetliyor (birden çocuklar gelirlerse) hem de cep telefonunu kontrol ediyordu sık sık. Bir mesaj filan belki…

Yok, ne gelen giden, ne de arayan yazan vardı. İşin ilginci etrafta da kimsecikler yoktu. Bu nasıl bir sönük yılbaşı günüydü böyle. Normal günlerde vızır vızır araç dolu işlek cadde ve sokaklar kara, soğuğa teslim olmuş, kontrolden çıkmış tek tük araçlar da gelişigüzel kayarak kendisini görmeden hızla uzaklaşıp geçiyordu yanından. Üstündeki kalın giysilere rağmen içi titredi. Ölecekmiş gibi üşüdü. Protez dişlerinin bir birine vurmasına engel olamadı. Ara ara geçen arabalara el sallamak istedi kolu kalkmadı. Eklemleri işlevini kaybetmiş, ayaz iliklerine işlemişti anlaşılan. Oturduğu yerde donakalmıştı.

Bir karga sürüsünün durağın üstünde uçuşup taze karlara inişini izledi rüya görür gibi. Genç kargalar, yumuşacık karda yuvarlanarak kar banyosu yapıp eğlendiler coşkuyla. Eğlencenin dışında kalan yaşlı, hantal bir kargayı da izledi hayal meyal. Karganın kendisi gelip Rıfat Beyin görüş açısına girdi desek daha doğru olur herhalde. Yaşlı adam önündeki kar yığınının üstüne düşen karaltıyla kendi arasındaki ortak noktaları, benzer yönleri kıyasladı giderek donmakta olan algılarıyla. O da bu dünyadan elini eteğini çekmiş gibiydi. Upuzun ömrünün son zemherisinin son anlarını yaşıyordu belki de. Rıfat Bey de öyle. Ama yaşlı karga daha şanslıydı. Yalnız ölmüyordu. Kendisini son yolculuğa çıkarken tenha bırakmayan vefakâr bir sürüye sahipti. Gözlerini kapattı. Bundan sonra soğuğu da hissedemez oldu.

Siyah smokinli kargaların, cenazelerinin olduğu durağın üstünde çığlık çığlığa uçuşması o sırada caddeden geçen birkaç araç sahibinin dikkatini çekmiş olmalı. Öyle fark ettiler Rıfat Beyi. Kuşların bazısı yaşlı karganın cansız başında yas tutarken, bazı meraklıları da inceleyivermişler donan adamı. Şapkasını, gözlüğünü çıkarmış, kucağındaki hediyelik paketleri didikleyip durağa saçmışlar içindekileri.

Başına gelenleri hastanede öğrendi Rıfat Bey. Dün gecenin, yılbaşı gecesi olmadığını da. Otuz bir aralığa beş gün vardı daha. Karşısındaki duvarda asılı duran takvim, beş günlük bir umut vadediyordu kendisine. Beklemeye değerdi. Üstelik soğuk hava dalgasının da yurdu terk edeceği müjdesi gelmişti meteoroloji haberden. Oda sıcak, yatak sıcak, hayaller sımsıcaktı. Gözleri umutla parladı Rıfat Beyin, yeni yıla yalnız girmeyecekti galiba.