Bir Küçük Çekirdek

“Şerifeeeee! Ekmeği dilimleyiver kızım!”

Sıradan günlerin sıradan bir sabahında, otomatikleşmiş hareketleriyle kahvaltı sofrasını hazırlamıştı Zeliha. Her gün neredeyse gözümüz kapalı yaptığımız, sadece beynin komutlarına farkında bile olmadan amade olduğumuz eylemleri günlük “rutin” diye mi adlandırıyorduk? Zeliha için kahvaltıya başlamadan önceki son rutin çaydanlığı masaya getirdiği esnada kayınpederini sofraya çağırmak için seslenmek oluyordu:

“Babaaaaa! Hadi gel! Kahvaltı hazır”

Halil, eşi Nezaket’i kaybettiğinden beri iki yıldır oğlu Ali’lerle beraber yaşıyordu. Bu durum ona zor gelse de iki torununun hırgürü bazen içindeki gam perdesini kaldırıyordu. İyi geliyordu ona tıpkı şu anda olduğu gibi:

“Anne ben kedi istiyoruuuum!”

“Sen daha kendine bile bakamıyorsun aptal!”

“Kardeşine aptal deme demedim mi sana kaç kere!”

“Bana ne istiyorum işte!”

“Anne görüyorsun ama!”

“Tamam artık didişmeyin de yiyin yemeğinizi”

Çok bir şey yiyemiyordu artık Halil, midesi yaşıyla ters orantılı olarak küçülmüştü sanki. Fakat hiçbir gün ihmal etmediği şey yedi adet zeytindi. Evet yedi tane zeytin… Neden altı değil, sekiz değil de yediydi bilinmez. Tek tek tabağına sayarak alır ve her birini dilinin bütün hücreleri tarafından duyumsayarak özenle yerdi.

“Ali, işe geç kalacaksın çok oyalanma hadi” dedi Zeliha kocasına. Yine “canavar”ın ininde olacaktı yani akşamın kör karanlığına kadar.

Önceden kurulmuş bir mekanizmaymışçasına her günkü işleyişle akmaya devam edecekti gün. Zeliha kocasını işe, kızını okula gönderip, sofrayı toplayıp bulaşığa girişecekti. Küçük oğlu o sırada televizyondan çizgi filme bakacaktı. Evin dedesiyse dışarı çıkacaktı. Ceketini giymişti bile Halil. 

“Allahaısmarladık kızım”

“Güle güle baba”

Güneş tam mayısa yakışan parlaklıkta altın ışınlarını yolluyordu. Mayısın beşiydi, baharın en güzel ayının Orta Asya geleneklerine göre en özel günlerinden birisiydi, yani Hıdrellez…

Herkes bu akşam dileklerini yazıp gerçekleşmesi için birer gül ağacı arayacaklardı altına bırakacakları.

Kocaman bir gülümseme yayıldı Halil’in kırışık çehresine. Yıllar öncesinden bir Hıdrellez anısı belirmişti zihninde.

“Burda nerde gül ağacı var Halil?”

“Sen gel benle”

“İyi de ben anlamadım ki nereye gidiyoz?”

“Ne çok söylendin Nezaket bi dur allasen!”

Karısı ile daha evlenmeden önceki Hıdrellezdi. Halil gidip köydeki en yaşlı zeytin ağacını aramış taramış tespit etmişti çok önceden. Öylesine heybetli bir ağaçtı ki dört kişi ele ele verse anca gövdesini sarabilirdi.

“Aha da geldik!”

“Gül ağacı nerde?”

“Amma taktın sen bu güle dikene haa! Bi dur da bi bak hele şu ağacın güzelliğine. Dedemin dedesinin dedesi dikti belki de. Anladık gül ağacı âdettendir ama sen demez misin hep Egeli olmayan ne bilsin zeytin ağacının çiçeğinin en güzel çiçek olduğunu diye. Gel şu dileği bu ağacın dibine gömelim de bu kökler kadar güçlü bağımız, zeytin kadar huzurlu bir yuvamız olsun”

“Zeytinin huzuru mu olurmuş güldürdün he Halil”

“Kız, barış simgesi değil midir zeytin dalı, huzur vermeyen barış mı getirirmiş?”

“Doğru diyon he aslında. Olsun be Halilim tamam gömelim buraya”

Duayla ve itinayla ekilmişti umutlar, hayaller, dilekler…

“Yarın sabah erkenden bekliyom ha unutma”

“Halil sen ciddisin yani?”

“Herhalde, bak onu yapmazsak yarım kalır dilek milek gerçek olmaz haaa!”

“Bunu da şimdi sen uyduruverdin ama” diye bir kahkaha attı Nezaket

“Geç dalganı sen! Sabah gelme de bak hele n’oluyor”

“Tamam tamam gelcem, kızma hemen”

Sabah gün daha doğmadan ikisi de evlerinden gizlice süzülerek buluşup el ele yürümüşlerdi ta ki köyün az ötesindeki antik sütunların yanına varana kadar. İkisi de Lagina ismindeki bu antik kenti çok severdi çocukluklarından beri. Çocukken de kaçıp kaçıp buraya gelir gün batımını izlerlerdi. O günse gün doğumunu izlemek için oradaydılar. İki bin beş yüz yıllık bir sütunun altına oturup en şahane renk şölenini izlemişlerdi içlerinden mutlulukları için dualar ederek.

“Halil biliyosun değil mi aslında burdaki o tanrıça, neydi ismi hep unutuyom?”

“Hekate”

“Heh işte o pek de iyi bilinmezmiş ya”

“Evet ilkokuldan beri aklımda, öğretmen sınıfça buraya getirip anlattıydı. Ay tanrıçası ama ölülerin de kraliçesi gibiymiş.”

“İşte o bize uğursuzluk getirmez değil mi?”

“Ama tapınağı barışın da simgesiymiş, dün gece ne dedim, barış varsa huzur vardır. Boş ver sen bu masalları gayrı, biz mutlu olcaz inşallah”

“Allah hep mutlu etsin bizi Halilim”

Etmişti de… Her evde olduğundan daha fazla olmayan önemsiz hırgür dışında gül gibi geçinip gitmişti Nezaket’le. Her şey o uğursuz “canavar”ın gelişiyle alt üst olmuştu. “Canavar” diye adlandırdığı termik santraldi. Aslında mazisi eskiydi canavarın, ilk geldiği andan itibaren bozmuştu bu cennet yöreyi ama gittikçe iştahı artarak midesini genişletmeye başlamıştı. Yüzlerce yıllık zeytin ağaçlarını birer birer indirdi midesine ve en sonunda o güzelim sit alanı sayılan Lagina’nın bulunduğu alana da göz koydu. Önce zeytinliğini eritip elinden alan canavar, iki yıl önce de Nezaket’ini almıştı… Daha da beteri artık kendi mahsulü olamayan, her gün huşu içinde yediği o zeytinleri ona dalga geçer gibi canavar gönderiyordu. Ne çok savaş vermiş, “hakkımı helal etmem” demişti Ali’ye… “Aç mı kalalım baba? Yok işte başka çarem” isyanına verecek cevabı olmamasının çaresizliğiyle sessizliğin dünyasına geçmişti o günden beri…

Onun günlük rutinlerinden birisi de sabah yediği yedi zeytinden bir tanesinin çekirdeğini alıp, ağır ağır yürüyerek Lagina civarına gitmesiydi. Sonra toprağa usulca o çekirdeği gömerdi. Bıkmadan usanmadan, yağmur, soğuk demeden her gün… Çoktan eriyip gitmiş umutlarını yeşertmekten öte hayatının en değerli nesnesi olan zeytinden özür dilemek içindi aslında. Toprakla buluşan her çekirdekle birlikte belki ellerinden aldıkları özgürlüğe bir gün yeniden kavuşurdu bu kutsal ağaçlar… 

Hekate uğursuz mu gelmişti yoksa diye hiçbir zaman düşünmedi. Yağmurdan sonra gelen toprağın kokusuna âşık birisiyken, hayatına asit yağmuru gönderen ve onu yağmurdan bile nefret ettiren Hekate olamazdı. Bu cenneti, bu güzel gezegeni kendi eliyle katleden ve aslında dünyadayken cehennemi yaşatarak uğursuzluğu getiren, dünyanın en bencil ve tehlikeli varlığı “insan”dan başkası değildi.

Hava normalden çok daha sıcak olduğundan ve güneş tepeye doğru hızla ilerlediğinden olsa gerek Halil bir bunaltı içine düştü. Yıllar ve yollardan çok hayatın dermansız bıraktığı bacakları yalpalamaya başlayınca gölge bir köşe arayıp bir işçinin sırtından yere düşen çuval misali oturuverdi. Çok az da olsa hafif bir rüzgâr esiyordu. İyi gelmişti Halil’e, hatta gittikçe daha ferah ferah esiyordu sanki…Göz kapakları, üzerlerine tonlarca yük bağlanmış gibi kapanmaya başlamasına rağmen, gözlerini hiç de rahatsız etmeyen bir ışık huzur veriyordu ona. Kulağına gelen kuşların melodisi yavaş yavaş azalırken, gevşeyerek açılıveren avucundan toprağa minicik bir çekirdek düşüverdi…

Diğer yazılar...

Yorumlar