BİR ÖMÜR DAHA GEREK*

  *Evet, Öldükten sonra bir ömür daha gerek, 

                                                                                            Şayet İlkini sadece umutlanmakla geçirdim.

                                                                                                                                                Sadi-i Şirazi

                                                                                            

Geldiğimizden beri ağzını bıçak açmadı. Bakışları önündeydi. Kollarını masanın üstünde bağlamış, öylece duruyordu. Masadan daha pis bir bezle, tozları oradan oraya taşıyıp duran garson çocuk tepsileri servis arabasına istiflerken yan gözle, birkaç kez bizi kesti sonra tekrar işine geri döndü. Yusuf’un serçe parmağını susamlara bandırdığını görünce ‘’Bir simit daha?’’ diye sordum. Bedeni çuval gibi hareketsizdi. Neden sonra bir şey dikkatini dağıtmış olmalı ki yüzünü bana döndü. 

-Efendim?

-Simit diyorum! Doymadıysan…

İlkini bile zar zor bitirdi. İş olsun diye susamlarla uğraşıyor farkındayım. Bir ara yan masada oturan genç çifte çevirdi bakışlarını. Çocuk sarışın, yeşil gözlü, yakışıklı bir şey… Yanındaki, açmadan koparıp koparıp ağzına veriyor oğlanın. Son lokmada kızın güvercin başı gibi uzanan eline öpücükler kondurdu. Yusuf bunu görünce gene başını göğsüne indirip sağa sola sallamaya başladı. Biliyorum gene eski mevzuları açacak, onun yolunu yapıyor. Aynı duruşmadaki gibi sessizliğini korumaya devam ediyor. Yumruğumu hâkîmin tokmağı gibi sertçe indirdim masaya. Tepesinde arı sürüsü gibi dönüp duran bu pus dağılsın istedim. 

-E doktor ne dedi, sordun mu ilacın yan etkilerini?

-Hepsi bahane be ağabey. İlaç dediğin beyni uyuşturuyor, ya kalbim?

Bunu söylerken sol yanını avuçladı, kopartıp atmak ister gibi. Al işte. Devamı gelecek biliyorum. Çuval delindi bir kere. Konuyu dağıtmak için tekrar bir girişimde bulunup ‘’Unutursun’’ diyorum. Son heceyi uzatayım derken kelime biraz alaycı çıkıveriyor ağzımdan. Alındığının farkındayım. İçine gömdükleri birer birer dirilip sıkıca kenetlediği dudaklarını zorluyor. Bıyıklarının uçları titremeye başladı. Gözleri her zamanki gibi kızarıp sulandı. Birazdan yaşlar burun etrafından ufak kavisler çizerek çenesinden pıt pıt dökülecek. Bir sırça fanusun gerisinden bakıyor hayata. Ne desem, neresine dokunsam kırılacak mecbur.  Zerrin’le evliliği de böyle sürüp gitmişti. İkisini de okul sıralarından tanıyordum. Hayat noktalamak yerine olmayacak bir yere virgül kondurup aynı devrik cümlede birleştirmişti ikisini. O kadar farklıydılar ki… Yusuf’a sandalyelerin dip dibe olduğu, sigara dumanı ve insan uğultusunun birbirine karıştığı kantinin uzak bir köşesinde denk gelmiştim. Zerrin’i ise şiirin ‘’ş’’ sinden bile anlamayan birkaç zengin veledin sırf flörtleşmek için katıldığı sözde edebiyat kulübünde tanıdım. Yusuf’un deyimiyle gülünce yanakları nar gibi kızarıyordu. Onun böyle garip benzetmeleri vardır. Kulüptekilerle samimiyetim arttıkça onun da Zerrin’le tanıştırmam konusundaki ısrarları arttı. Ben ise hiç olmayacak bir şey yaptım. Yusuf’u Zerrin’e bire bin katarak anlatıp, ikisini de evliliğe götürecek yolları birer birer döşedim. Zavallı arkadaşım, karısının dizinde sabahlayacağı şefkat dolu anların ümidiyle yaşadı hep. Zerrin de ise bundan eser yoktu. O, aklını, sabaha kadar kahkahalarıyla inlettikleri yıldızlı gecelerde bırakmıştı. Her şey beklendiği gibi oldu. Bu macera da soğuk mahkeme koridorlarında tek celse de bitiverdi. 

Kendime geldiğimde ayakta cüzdanını arka cebine yerleştirmeye çalışıyordu. O arada hesabı ödeyip gelmişti. O kadar uzun süre dalmıştım ki suskunluğum onu bile korkutmuştu. Aynı mahzun ifadeyle elini omzuma koyup, bir süre baktı. 

-Çıkalım mı artık?

-Peki. Sen nasıl istersen?

Sarılırken iyice bağrıma bastım. O ise hareketsizdi. İki kolunu yanından sarkıtıp bir süre onu rahat bırakmamı bekledi. Ayrılıp karşıdan dolmuşa bindim. Telefonumdaki mesajı ancak eve vardığımda fark ettim. Yusuf’tu. 

‘’Murat Ağabey, sana olayı anlatırken atladığım bazı şeyler vardı. Zerrin gitmeden bir not bırakmış. Çok düşündüm ama sende kalması daha mantıklı olur. Artık teselli etmek zorunda olduğun yaramaz bir kardeşin yok. Güle güle…’’

Vestiyerde masum masum duran ceketimi alıp ceplerini aradım. Hemen fark etmeyeyim diye fermuarlı bölmeye koymuştu notu.

‘’ Benim için yaptıkların çok kıymetli. İnan hepsi için ayrı ayrı minnettarım. Başlarda çok zorladım kendimi. Ama olmayınca olmuyor Yusuf. Aklımda bir başkası varken sana daha fazla ihanet edemezdim. Murat’ı hiç unutamadım. Lütfen onu bunun için suçlama. Bana hiçbir zaman bu konuda umut vermedi. Ama lütfen beni de suçlama. Sonsuza kadar elveda…’’

Yusuf’a ulaşmak için her şeyimi verebilirdim. Telefonun sesi boşlukta uzun uzun yankılandı. Anladım. Aradığım numaraya bir daha hiç ulaşılamayacaktı. 

 

Diğer yazılar...

Yorumlar