Canımı Almaya Yüzü Yok

Belirli belirsiz yosun kokan bir rüzgâr var. Arada fısıltı gibi esiyor, arada yumuşacık ıslık oluyor ama onun kulağında gürüldüyor olmalı. Bu rüzgâr buraların rüzgârı mı? Kulağı tıkalı, görüşü buğulu, yanaklarındaki seyri hiç değişmemiş dereler usul usul akıyor çenesine doğru. Deniz kıpırtısız; gün ışığı onun saçlarını tarıyor yavaşça, acıtmadan. Ne aydınlık bir gün! Bugün denizi ilk görüşü.

Sesin kuruya ha, sesin kuruya!”

Genç bir midyecinin sesi geliyor uzaktan, egzozları patlayan motorlar var çığlık çığlığa. Bakmıyor ama kulakları şahit: Motorculara uzun uzun söven bir adam ve bolca uğultu! Zamansız gevşeyen ve zamansız sıklaşan bir uğultu var sahilde; rüzgârdan bağımsız, ona değmeden salınıyor. Tüm bu uğultuyu kovalayan kurma kolu bozulmuş köpekler dikkatini dağıtıyor ama olsun, dikkati dağılmaya muhtaç belki de. İsyan, son zamanlarda teninden sıcacık bir su gibi süzülüyor; hoş bir ılıklık bırakıyor üzerinde, duman tütüyor her bir yeri. Artık rahatsız etmeyen martı çığlıkları ise kucağında, elindeki mendilde, dağınık saçlarında, her şeyin üstünde.

Bir kolundan görümcesi sıkıyor, diğer kolundan da kız kardeşi… Ama az kaldı kurtulmasına. Kollarını değil de yüreğini sıkıyor, iki elden yüreğine asılıyor gibiler. El ele tutuşmanın sıcaklığından mahrum bu kavrayış, biliyor. Ne diye bilmesin! Deliliğe mahal vermeyen; bir yandan buradayım diyen, bir yandan da kısıtlayan, engel olan, acısına ket vuran bir kavrayış bu, sıkı sıkı.

“Hasan kurbanın olayım çıkalım dışarı, çok sıkıldım. Bak, Altınkum diye bir yer varmış, sahil kenarı… Dünya gözüyle görelim şu denizi be Hasan! Dalgaları mis gibi kokarmış…Oraya gidelim. Mustafa’yı sen al kucağına, Mehmet’i ben, hadi, hadi lütfen.”

Bir bebek ağlıyor sahil boyunca… İstediğini yaptıramadı mı? Gazı mı var? Belki annesini istiyordur… Bir bebek bu kadar kısa sürede kötüler mi?  Mehmet’inin sessizleştiğini; gülmediğini, ağlamadığını, hareketten kesildiğini düşünüyor şimdi. Mehmet’i nenesinde ya, nenesi iyi bakar ona, nenesi iyi… Doktora gitmeli mi? İlgilenemiyor ki oğluyla, şükredemiyor. Aklında daima Mustafa’sı. Mehmet’ini gördükçe nefesi tıkanıyor daha çok, karnı boğum boğum sancılanıyor, sütten düşmüş memesi sızlıyor öylece. Bu nemli bankta oturmaya takati yok artık. Bebek susmasın istiyor yalnızca, boyuna ağlasın, bebek susmasın.

“Gözünün kökü iki çocuğundan başka kimin var kızım deme öyle, deme.”

Üç tane sümsük kuşu, yönünü kaybetmiş bir sicim olmuş, süzülüyor açıklıkta. Ufuktaki dağlar o kadar yakın duruyor ki şimdi, şöyle önüne doğru eğilse omzundaki dağları, o dağların başına şapka edecek. Sağ kolunu kurtarıp burnunu siliyor yavaşça, kız kardeşi huzursuz, o da kıpırdanıyor. Cansız saçları gözlerinin önüne gelince birden, denizin saçları da dalgalanmaya başlıyor köpürerek. Bu rüzgâr buraların rüzgârı mı? Her dalga, rüzgârını tanır mı? Ayağının altındaki çiğdem kabuklarını dağıtmaya başlamadan evvel sağına ve soluna bakıyor son kez.

Kalktı. Nefesi kesildi sandı bir an.

-Abla nereye gidiyorsun?

Burnunu sildiği mendili attı yere. Adımlarını hızlandırdıkça gözleri duruldu, gönlünün sisi dağıldı biraz. Palmiyeler de ayaklandı, onunla beraber koşuyor. Ayakkabılarını fırlatıverdi ayağından, hızlandıkça hızlandı, martı çığlıkları bir yandan omzunu deşiyor.

“Sesin kuruya ha Mustafa, sesin kuruya oğlum!”

Ardında bıraktığı uğultu rüzgârla kaynaştı, sesler birbirine kavuşunca vakit kaybetmeden sırtına yapıştı. Yavaşlayamaz artık, dursa olmaz, dursa ardına bakamaz. Zerre korkmuyor, aklında dönüp duran şu kalıp cümleler de bir gitse; söz, sözü eritse… Sesli sesli söyleniyor bir yandan: “Canımı almaya yüzü yok ki, canımı almaya yüzü…” Koşuyor artık. Göğsü inip kalkıyor, taşan nefesi adımlarının epey gerisinde. “Yüzü… canımı almaya…”

-Abla dur… Yardım edin, Allah aşkına yardım… Neyi çekiyorsunuz, ablaa! 

                                                                             *

Gitgide yaklaşıyor iskele. Şu köpeğini gezdiren kadın ne bilsin, ben bebeğimi kaybettim. Bakın, utanmayın asla, iyice bakın! Dükkânın önünde yan yan telefon tutan adam bilebilir mi: Mustafa’mın ağzından akan ılık kana ilk ben değdim. Balıkçı teknesindeki amca! Evet, sen. Mustafa’m balkondan düştüğünde var ya, balkonda gülerek el çırpan Mehmet’i görünce onu evire çevire dövdüm; ben, Mehmet’imden ürktüm. Söz çıkmadı ki ağzımdan, tek söz… Dilim karardı, ağzım kör bir kuyu. Bağırdım, bağırdıkça bağırdım. Gözlerimden verdim canımı, gören yaş sandı. Geceler uyku getirmedi, gecelerce saçlarıma asılıp saçlarımı yoldum. Saç diplerimde vızıldayan arılar, dağılın, bakın ben suya vardım.

Diğer yazılar...

Yorumlar