İlk Mart Maratonu Heyecanı

Evde kedi varsa saatli maarif takvimine ne hacet! Dört ayaklı takvim mübarek. Mart
ayının gelip çattığını şıp diye anlarsın. Erkeği, dişisi fark etmez, mart ayı oluverir dert
ayı. Aahh ah! Öyle de oldu nitekim. Her şey mart ayının gelip çatmasıyla başladı…
Bizim oğlanda bir haller. Pencere kenarında mahalleyi kesip camı tırmalamalar, bebek
ağlamasını andıran miyavlamalar mı istersin, iç çekip tavanlara, duvarlara gözünü
dikmeler mi? Kendi kuyruğuna, bacağına sarılmalar, kapı kirişlerine, derken düz duvara
tırmanmalar. Daha neler neler… “Acaba bizim çocuğun içine şeytan mı girdi?” diyesim
var, o derece vahim durum. Benim oğlanla gelinin armağanı. Sen tut geçen anneler
gününde getir, “Anne bak, sana can olur, evin içinde bir nefes olur” diye koy kucağıma.
Daha yavru o zamanlar. Şirinlik muskası maskot gibi bi şey. Avucumun içi kadar. Bir de
güzel ki sorma. Bembeyaz ipeksi tüyler, uzun ve kabarık bir kuyruk, pembe hokka bir
burun, patilerinin altında pembecik noktalardan minik yastıklar. Hele o gözler, göz
çukurlarına rastık gibi çekilmiş o simsiyah iki çizginin aralanmasıyla biri kehribar-yeşil
diğeri turkuaz-mavi bakan o gözlere büyülendim kaldım. Geliş o geliş, sevdirdi
namussuz kendini. Ama gel gör ki büyüdükçe beni kölesi olarak görmeye başladı desem
yeridir. Sanki ben onun değil o benim sahibimmiş gibi. Oyun istediğinde oynanacak,
uyumak istediğinde uyunacak. Kitap okurken, gazete okurken sataşır. Bilgisayarın
klavyesinin üzerine serilir. Koltuğumu, köşemi kapar, yayılır. Kaldırabiliyorsan kaldır,
mıh gibi yapışır. İnatçı mı inatçı. Canı isterse sevdirir kendini, istemezse yüz çevirir.
Biraz sert söylensem, gözüme diker gözlerini, dik dik bakar, kaybolur ortadan, saklanır
bir yerlere. Sonra evin içinde ara dur. Seslenirim gelmez, çıkmaz ortaya. Küser insan
gibi. Kızar mısın, üzülür müsün. Münakaşa ettikten sonra suçluluk duyan âşıklar gibi;
“daha anlayışlı mı olsam” derken buluverirdim kendimi. Böyle böyle eğitti beni kerata.
Gel gör ki mart ayında onu tanıyamaz oldum. Kâh ele avuca sığmaz bir koşturmaca ve
hareketlilik içinde, kâh melül melül ağlamaklı, mırıltılı, hırıltılı miyavlamalar. Bir manik
depresif haller, sanki insan sanırsın. “Bunun da depresyonu mu olur… Valla böyle
oluyormuş demek ki…” diye düşünceler salınıyor da salınıyor kafamın içinde…
Komşulardan kime anlatsam “ya kısırlaştırmak ya da münasip bir karşı cinsiyle
münasebete sokmak lazım” diye akıl veriyor. Hele o Leylâ yok mu, o Leylâ, “Kısırlaştır
sen bunu Hayriye abla, baş edemezsin yalnız başına her seferinde bu mart
sendromuyla…” diye imâlı imâlı kıkırdıyor bir de utanmadan. Sen kendine bak uzatmalı
dişi mart kedisi diyesim var, tutuyorum kendimi. Menapoza girmemek için kaynatmadığı
ot, gitmediği hoca kalmamış gibi. Ama ne fayda… Zaman kimi kayırmış ki? İşte Hayriye,
işte Leylâ… Her şeyin bir ömrü, mevsimi var. Hormonların da son kullanım tarihi
olmasın mı? Olacak elbet. Hoş, insanın ruhunun yaşı geriden geriden geliyor, hem de
açık ara… Ruhun ne hormonlarla işi var, ne de menapozla… Bir de Leylâ’ya
söyleniyorsun be Hayriye… Neyse, neyse, nerden geldik şimdi buralara.
Kısırlaştırsam mı ne yapsam? Hayvana da kıyamıyorum ki. Hadım etmek, cinsel
hayatını sona erdirmek, insafsızlık hatta bir tür canilikmiş gibi geliyor. O sadece
içgüdüsel olarak kendisini aşk mevsiminde hissediyor ve kendi türünden biriyle
zaman geçirmek istiyor… Mart ayı bu sonuçta, Sarman, Tekir, Ankara kedisi, Van
kedisi, İran kedisi, dişisi, erkeği, ne türü fark eder, ne ırkı, ne cinsi, hepsi için bir nevi
kutlu dönem… Kendi nesillerini sürdürmek için hep bir koldan çaba gösterdikleri bir
bereket ayı adeta, on bir ayın sultanı kıvamında. “Halden anlamak lâzım. Bırak
hallensin… İlk mart maratonu heyecanını yaşasın, gidersin… Hem biz erkek tarafıyız,
değil mi ama? Kız tarafı düşünsün… Sonraki martlara bakarız artık” diyen içimdeki ses
gâlip geldi sonunda. Ben ne bilirdim başıma gelecekleri?
Benim oğlanı arayıp durumu anlattığımda “Anne sakın dışarı salma, hastalıklısı var,
pirelisi var, mikrobu var, sonra veteriner veteriner dolaşmayalım…” demez mi?

Ne diyorsun oğlum sen? Peki nasıl olacak bu iş? Bahçeye çıkıp gelmeye alışık biliyorsun.
Gitsin ne yapacaksa yapsın dışarda. Ben evimde istemem öyle şey.

Anne olur mu hiç dışarda, hem de kimin nesi belli olmayan biriyle. Yok, olmaz öyle.
Kendi cinsinden bir dişiyle, bir Van kedisiyle çiftleştirmek lazım.

Oğlum biz cins kedi üreticisi miyiz? Donör mü bizimkisi? Gitsin canı kimi çektiyse
onunla şeyetsin töbe töbe! Maksat kısırlaştırmadan şu mart dönemini atlatmak. Çocuğun
derdine çare olmak…

Anne, hijyeni var bu işin diyorum anlasana…

Oğlum konuşturacan şimdi beni, kedinin çiftleşmesinin hijyeni mi olurmuş. Töbe töbe.
Gidip eczaneden bilmem ne alalım, korunaklı yapsın da dersin sen bu gidişle…

Anne dur sen, ben internetten araştıracağım, çiftleştirmek isteyen dişi Van kedisi sahibi
vardır mutlaka. Bir araya getiririz bir süreliğine. Sen bu arada bizimkine dikkât et,
çıkmasın, kaçmasın bahçeye falan.

Oğlum eve tüm giriş çıkışları ben nasıl kontrol altında tutayım, her kapı çalışında aradan
sıyrılıp kaçmak için aportta bekliyor bu deli oğlan. Tamam pencerelerde tel var ama
bahçeye açılan balkon kapısını ne yapacaz? Balkona, bahçeye çıkamaz oldum.

Anne!

Hiç anne deme lütfen! Bitkilerim, çiceklerim var benim, onlar da can. Her giriş çıkışta
ardımdan kapıyı kapatıyorum ama durmuyor ki seninki. O nasıl camı çerçeveyi
tırmalamak, o nasıl mırıl hırıl konuşmak bi görsen. İlla ben de çıkacam diye adeta
münakaşa ediyor benimle. Bizimkine mukayyet olsam, dişi kediler rahat durmuyor ki,
etrafta davetkâr davetkâr dolanmakla kalmayıp balkona da atlıyorlar. Kaşla göz arasında
biri içeri dalıverirse ben nasıl peşlerinden koşarım bunların? Zaten bi tane zilli hiç
ayrılmıyor balkondan. Ordan uzaklaştırsam gelip kapının paspası üzerine kıvrılıyor.
Bizimki de onun kokusunu diğerlerinden ayırt mı ediyor nedir, uyuyorsa fırlıyor ayağa,
hemen ağlayıp inlemeye başlıyor. Sanırsın âşık olmuş buna.
….
Bu telefon muhabbetleri sürüp gidiyor. Oğluma lâf anlatamıyorum. Van kedisi gelin
hanım arayışı devam ediyor bir yandan. Bizim çocuğu zapt etmek ayrı dert… Haftalardır
yorgunluktan uykusuzluktan helak olmuş vaziyetteyim. ‘Cehenneme giden yol, iyi niyet
taşlarıyla döşelidir’, ‘İyilikten maraz doğar’, ‘Kızını dövmeyen –oğlunu dövmeyen de
olabilir- dizini döver’ gibi bilimum atasözleri, sanki sözlükten fırlayıp benim evin
ortasına düşmüş gibi… Allah acıdı halime sonunda diyecem ama yok, meğer daha
göreceğim varmış…

Van kedisi gelin hanım adayı bulundu nihayet. “Ben evimde istemem, bir de halvet
bekçiliği mi yapacam bu yaştan sonra? Al bu oğlanı, ister kız tarafına götür, ister sizin
evde çiftleştir, n’aparsan yap!” diye isyan bayrağını çektim sonunda. “Anne niye böyle
yapıyorsun? Hayvan sana alıştı, evi benimsedi, sen de ona. Başka evde durmaz ki o, evini
arar. Kaçar gider, kimse sahip çıkamaz ona senin gibi. Bak üzülürsün sonra. Bize alayım
desem, köpek var evde biliyorsun, bizimkiler alışık birbirine ama Gofret diğer kediyi
eve sokar mı? Sahipleri de bırakmaz zaten. Şunun şurasında üç – beş gün, bilemedin bir
hafta kalsın sende gelin hanım… Oynaşsınlar, koklaşsınlar sahipleri gelip alana kadar.
Sonra Bulut biraz da bende kalır, Gofret’le vakit geçirirler, sen de dinlenirsin, mart
sendromunu atlatırız böylece. Sonrasını sonra düşünürüz.” diye diye aklıma girdi.
Bayrağı indirdim sonunda… Gelin hanım adayı eve geldi gelmesine ama evdeki hesap
çarşıya ne zaman uymuş ki? Bizimkinde mağrur bir hava. Gelin hanım adayına değil yüz
vermek, evin içindeki kendi hükümranlık alanına bir tehdit olarak mı görüyor, aklı
Zilli’de mi kaldı nedir, bununla kanları kaynaşmadı, yıldızları barışmadı bir türlü.
Kaloriferin üstünde pencere önünde nöbette, bahçeye fırlamak için fırsat kolluyor, diğeri
de mırıl hırıl söylendikçe söyleniyor. Dert birken iki oldu… Yok, olmuyor, olacağı da
yok bu işin böyle. Bizimki resmen seçici. Tabildot kurtarmıyor, ille de alakart olacak…
Öyle içgüdü, dürtü falan tek başına yetmiyor demek ki. İlla dışarı çıkacak kendi seçecek
hatunu. Ya da kendi seçtiğini sanacak… Sahiplerini aramalı, gelip alsınlar kızlarını.
Bizimkini de ya bahçeye salmak ya da kısırlaştırmaktan başka yolu kalmadı artık bu
işin.. derken içim geçmiş, koltukta uyuyakalmışım. İkisine de dikkât etmekten, dışarı
kaçmasınlar diye kapı pencere bekçiliği yapmaktan, evdeki hırıltıdan, gürültüden yorgun
düşmüş olmalıyım. Apartmandan gelen çığlık feryat figan seslerle uykumdan sıçradım.
Uyku sersemi daire kapımı açıp, başımı uzatıp “ne oluyor?” demeye kalmadan
ayaklarımın arasından hızla peş peşe fırlayan iki karaltı –iki aydınlık mı desem?- az daha
yerle bir ediyordu beni. Sendeledim, kapı pervazına zor tutundum. Paldır küldür
merdivenlerden aşağı inen Leylâ’nın uzatmalı sevgilisinin peşinden, bizimki ve emanet
gelin adayı, hızla çarpan apartman kapısının sesiyle birlikte gözden kaybolmasınlar
mı?… Bulduk, sonunda bulduk ama “Ben gelin adayının sahiplerine ne derim, nasıl
söylerim” diye diye tansiyonum kim bilir kaça fırladı. Kapıcı Hüseyin efendi bir yandan,
ben bir yandan ön bahçe, arka bahçe, yandaki bloğun bahçesi, çocuk parkı derken,
epeyce aradık. Sitenin içinde bulduk sonunda. Bizimki Zilli’nin dibinde… Emanet gelin
hanım adayının kiminle kırıştırdığıysa meçhul… Kızı sahiplerine teslim ederken bu dışarı
kaçma olayından söz etmeye dilim varmadı doğrusu. Ondan sonra da ne ben arayıp
sordum, ne onlardan ses seda çıktı. Ama sahip çıkamadım emanete, bakalım ne zaman
kapıma dayanacaklar diye içim içimi yedi durdu.

Yaz ortalarıydı sanırım, ya temmuz sonu ya ağustos başları. Kız tarafı, ellerinde bir
yavruyla çıkıp gelmezler mi? “Eyvah! Ak mı kara mı çıktı işte ortaya. Ne diyecem şimdi
ben” diye hayıflanırken; “Hayriye hanım bu kartopu gibi maviş kızı da size getirdik.
Yavruların birini biz aldık, diğer dördünü de hemen sahiplendirdik. Valla Van kedisinin
ne çok tâlibi varmış. Ama en başta sizin hakkınız torun sevmek, büyütmek, di mi ama?
İki aylık oldu. Annesini emmiyor artık. Haydi alın güle güle büyütün. Şimdiden hayırlı
martlar” diyerek bırakıp gittiler…

Zilli mi? ikisi bembeyaz, üçü sarı-siyah-beyaz karması tüyleri olan beş yavrusuyla bizim
balkonun altındaki boşluğu mesken tuttu çoktan… Bulut efendiye gelince, on bir
yavruyla –ki o da bildiğimiz kadarı- tamamladığı ilk mart maratonundan sonra, doğru
veterinere… Gelin hanım adayını da istemem yan cebime koy misali becermiş meğer.
Kim demiş kısırlaştırmak yok insafsızlıkmış, yok bilmem ne. Hadi canım sen de!

Diğer yazılar...

Yorumlar