Kırmızı Pabuç

Dı dıtt dı dıtt dııııtt!

Alarmı belki de on beşinci defa kapattıktan sonra yatağın çekim kuvvetini yenmek için kendini zorlayarak gözlerini açtı. Nesneleri kabaca seçecek kadar milimetrelik aralamaya açmak denebilirse tabii…

Uyurgezer modunda eline ne geçerse giyinip kendini dışarı attı. Bir delirme günü daha başlıyordu işte. Üstelik nöbet haftasıydı. Allahtan şu salgın süreci başladığından beri yakınlarda oturan arkadaşının arabasıyla gidiyordu işe yoksa otobüslerde iyice delirmesi işten bile değildi.

“Günaydın!”

“Günaydın Nazlı, bak bu defa gelirken aldım poğaçaları, çaysız da gider diyorsan al başla”

“Gider valla hiç sorun değil, teşekkür ederim”

Oldum olası sağlıklı beslenmeyle arası olmamıştı, nefes almadan çalıştıkları şu günlerde “sağlıklı” ve “beslenme” kelimelerinin yan yana gelmesi iyice imkansızlaşmıştı. Bazı zamanlar oluyordu ki ayak üstü bir şeyler atıştırmaya bile şükredecek hale geliyordu çünkü ona bile fırsatı olmuyordu. O yüzden bir de aşırı doz karbonhidrat alımını dert edemeyecekti. 

Gözü telefonunun sol üst köşesine iliştikçe sinirleri zıplıyordu. “Hayat Eve Sığar” mış! Onun evine sığmadığı kesin. Tam üç haftadır hafta sonları da dahil sabahtan akşamın geç saatlerine kadar mesai yapıyorlardı esnaf kredileri yüzünden. Mesela şimdi de nöbetçi personel olarak şubeyi açmak gibi bir kutsal görev için sabahın köründe gelmişti! Hadi sağlık çalışanlarını geç, başkalarının evde oturabilmesi için çalışmak zorunda olan işçisi, kuryesi, market çalışanı gibi ancak alkışlarla teselli edilenler arasında hiç bankacı akla gelir mi? Gelmez tabii, çünkü kendisi de anlam veremiyordu, azalması gerekirken gittikçe artan bu deli temponun kime ne faydası dokunduğuna. 

“Fabrika işçisi olmayı bile yeğleyeceğim yakında, en azından bir şey ürettiğim için bir faydam dokunuyor derdim” diye düşünerek bilgisayarını açtı.

“Bir şey mi dedin Nazlı?”

“Ha yok bir şey canım, öyle kendi kendime söyleniyordum.”

Sesli düşündüğünün farkında bile değildi! Kafayı yemeden şu süreç hayırlısıyla bir geçseydi. Aslında Emelciği ile dertleşebilse azıcık rahatlayacaktı da bırak telefon edebilmeyi, kızın mesajlarına bile dörder saat rötarla cevap verebiliyordu. Haydi hep beraber: “Dipteyim sondayım, depresyondayım! Yalvarırım gel de kurtar…”

***

“Ekonomik İstikrar Kalkanı olarak adlandırılan ekonomi paketinin içerisindeki “Esnaf Destek Paketi” ile esnaflara kredi imkânı tanınmıştır”

Mutfaktaki minik televizyonun ekranından ona bakan spiker takılmış plakmışçasına yarım saattir aynı cümleyi söylüyordu. Aslında cümleye takılıp kalan spiker değil de kendisiydi.

Kırk yıllık ticaret hayatında ne zorluklar ne krizler görmüştü Orhan Amca. Yolun başındayken babasının verdiği eli alıp gençliğinin ateşi ve kuvvetiyle o zorluklara meydan okurken, orta yaşlarında birikmeye başlayan tecrübe taşları yolunu sağlamlaştırdığı için daha kolay mücadele verebiliyordu. Fakat şimdi sokağa çıkma yasağını dört yılla kurtaran bu yaşında kendisini çok yorgun ve umutsuz hissediyordu. Kırk yıl boyunca hiç rastlamadığı kadar garip bir çıkmazın içindeydi, tıpkı ilk defa tüm dünyanın aynı anda aynı dertten muzdarip olması kadar garip. Artık yıllar öncesindeki kadar işlek olmasa da sevimliliğini koruyan şehrin bu eski caddesindeki minik ama kaliteden taviz vermeyen ayakkabıcısını kapatmak zorunda kalmıştı salgın yaygınlaşmaya başlayınca. Zaten son zamanlarda eskisi gibi kâr edemiyordu. Yanında çalıştırdığı kızcağıza da maaşını vermeye devam etmek zorundaydı yoksa başka türlüsüne içi elvermezdi. Dünyanın en tatlı tekne kazıntısı Defnesi daha üniversitede okuyordu. Ayrıca onun yüz seksen derece zıttı olan ağabeyi inatla yanında çalışmayı reddettiği gibi doğru düzgün bir iş edinemeyip yıllardır oradan oraya savrulurken şimdi tamamen dımdızlak ortada kalıvermişti. Üstüne üstlük ikinci torunu gelecekti yakında. Ah ah! Atsan atılmaz, satsan satılmaz denir ya işte… Her ne kadar kazık kadar olduğunu, başının çaresine bakması gerektiğini bilse de şu dar zamanda aç açıkta bırakamazdı onları. 

“Hanım bir çay daha koysana be”

Velhasıl kelam yarın o bankaya gidilecek, o kredi istenmese bile çekilecekti. 

***

Nazlı artık günde onlarca müşteriyle muhatap ola ola yüzlerine baktığı an bir sonraki tepkilerinin ne olacağını kestirebilir hale gelmişti. Mesela şu anda karşısında duran adam kesin, daha oturan müşteri ayağa kalkmadan atacaktı kendisini masanın önüne. Sağ olsunlar hiç de yanıltmazlardı. 

“Buyurun beyefendi, nasıl yardımcı olabilirim?” 

“Devlet para veriyor ya, onu alacağım” 

Sanırsın adam alacaklı da borcunu tahsil etmeye geldi. La havle!

“Kimliğinizi alabilir miyim?”

“Bugün alırız parayı değil mi?”

“Bir saniye bilgilerinizi kontrol etmem gerekiyor önce”

“Ali Bey, yalnız esnaf ve sanatkârlar odasına kayıtlı olmadığınızı görüyorum. Öncelikle oraya kayıt yaptırmanız gerekiyor. Ancak ondan sonra işleminizi yapabiliriz.”

“Allah Allah! Ya kaydoluruz kaçmıyoruz ya sen bir şeyler yapıver hele”

“Maalesef beyefendi, sistem izin vermez zaten”

Her ne kadar böylelerine alışmış olsa da bu, her seferinde sinir olmasına engel değildi.

Neyse ki sıradaki normal bir amcaya benziyordu.

“Buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?”

Deminden beri önündeki müşteriyle bankacı kızın diyaloglarını şaşkınlıkla izleyen Orhan Amca acımıştı kızın haline. 

“Asıl ben yardımcı olmak isterim kızım, çıkabiliyorsan şöyle iki dakika hava al da gel istersen ben beklerim.”

Hiç ummadığı bu teklif karşısında şaşkınlığı yüzüne vurdu.

“Yok sağ olun, iyiyim. Çok düşüncelisiniz.”

“Sizin de işiniz zor kızım, tüm gün gelen giden bitmiyor, bin bir çeşit insan evladıyla uğraşıyorsunuz.”

“Yorulmuyoruz dersek yalan olur ama alıştık, nasıl yardımcı olalım size? Siz de mi esnaf kredisi için gelmiştiniz yoksa?”

“Evet kızım ama merak etme ben odaya kayıtlıyım” dedi gülerek kimliğini uzatırken.

Bu tonton amcayla sohbet edesi gelmişti.

“Ne üzerine dükkanınız?”

“Ayakkabıcım var kızım, malum yanımdaki elemana ödeme lazım. Hala çocuk okutup bir de hayta bir oğlana sahipsen mecbursun böyle kredilere işte.”

Nazlı bir anda tüm sinirlerinin gevşediğini hissederek ışık hızında işlemleri tamamlamaya girişti. Gerçekten ihtiyacı olan, halden anlayan bu amcaya, işlemini hızlandırmanın dışında da yardımcı olabilmeyi isterdi. İlk defa günlerdir sorgulayıp durduğu “ne işe yarıyorum” un cevabını bulmuştu sanki.

Seri bir şekilde işlemleri halledip istenen miktarı çıkarttırıvermişti bile.

“Buyurun Orhan Bey, hayırlı olsun. Umarım her şey yolunda gider”

“Sağ olasın, çok teşekkür ederim kızım. Beklemiyordum bu kadar çabuk hallolacağını. Allah senin de işini rast getirsin hep.”

“Çok teşekkür ederim.”

İçi daralarak girdiği banka kapısından her ne kadar bir borcun altına girerek ayrılıyor olsa da ferahlayıvermişti Orhan Amca. Bankacısından tut şu önünden geçtiği inşaatta çalışan işçisine kadar herkesin ayrı derdi vardı işte. “Ölümü gösterip sıtmaya razı etme” durumunu şükretmek gibi göstermeye çalıştıkları bir gerçekti ama yine de kendisinden daha zor durumda olanların varlığını da inkâr edemezdi. Hem belki Defneciğin kaç zamandır ısrar ettiği gibi internetten satışa başlarlardı. Hallederdi prensesi o işi, “kirmizipabuc.com” diye hayal kurup duruyordu ne zamandır, neden olmasındı?

Fakat önce eve gidip şöyle güzel bir çay demlemeliydi…

 

Diğer yazılar...

Yorumlar