Kâğıtlar elinden uçuştu. Kar taneleri gibi. Bir o yana bir bu yana. Salına salına, acele etmeden masanın kıyısından yere süzüldü.  Kar beyazı kağıtları zarfa tıkıştırmaya çalışıyordu düşürmeden önce. Elinden kayıp ahşaba öykünmüş plastikle kaplı zemine konana kadar onları izledi. Plastik saydam dosya elinde kalmıştı. Kâğıtları yerde bıraktı. Dosyayı gri masasının üstüne attı. Ayakkabılarının tıkırtısı pencerenin önüne kadar ona eşlik etti. Pencerenin önüne geldiğinde,

“Peki sen gidecek misin?” dedi kulaklığındaki ses.

İnce parmaklarıyla saçını kulağının arkasına itti. Sonra geri döndü. Kapının yanındaki düğmeleri kapadı. Işıklar sönünce -biri dışında- gün ışığından daha soluk oldu oda. Pencerenin bu yanından görünen gri, kara, lacivert, otomobil nehrinin sessizce akışıydı. Motosikletli balıklar oynaşıyordu aralarında. Küçük, kırmızı, kıvrak. Kıyılarda akışkan çamur kıvamında insan kalabalığı. İleride ışıklar. Arkası pencereye dönük masasında, bilgisayarının yanındaki telefonuna uzandı. Sonra aygıtı pencereden aşağıya çevirdi. Pencerenin karşısı. Yolu bölen kaldırım taşları. Eksik iki taştan kalan boşluk. Boşluktan, kaldırım taşları arasından uzayıp giden yeşil adacık. Ekrandaki görüntü sekiz dokuz otomobil boyu kadar uzağa kaydı yavaşça. Trafik ışıklarına doğru. Mekanik makinelere özgü o tanıdık, zarif klik sesi. Ekranda beliren görüntü toparlak bir çalınındı. İşyeri penceresinden güçlükle görülebilen ışıklara yakın çalının. Telefonundaki tarayıcıya resmi yükledi. Ekranın üst yanında sayfanın açılacağını gösteren çizgi ağır ağır ilerliyordu.

“Biraz sonra” dedi buz gibi bir sesle, “Birazdan çıkıyorum.”

“Tatlım, saat kaçta, yani sesimi duyabiliyor musun, şey saati…” dedi kulaklığındaki kadın sesi.

“Bir saati… vardır herhalde. Bu yeni kulaklıklar… bluetooth bağlantısı gidiyor arada. Bilmiyorum ben. Aile gelecekti.”

Pencerenin dışındaki bulutlu, kül renkli hava gibi ağır bir sessizlik oldu.

“İstanbul’da yaşamıyorlar mıydı?”

Meryem sandalyeye otururken masasındaki küçük çerçeveye çarptı eli. Resim yüzüstü devrildi. Açık bilgisayarının ekranına boş gözlerle baktı. Botanik sayfasının büyüteç simgeli satırına bu sabah yazdığı “üyelik sonlandırma” araması. Aradığı konuyla ilgisiz onlarca başlık, ekranın sağ alt köşesinde destek adıyla açılan yapay zeka kutucuğu. Kutucukta desteğin aramaya verdiği, üyeliği daha pahalı bir pakete taşıma bağlantısı… Bir türlü ulaşamıyordu canlı birine.

“Yaşamıyorlardı. İşte… yaşıyorlar da İstanbul’da değil.”

“Mesleği onun, Meryemciğim, biraz ne bileyim, sanki şey değil miydi?”

“Yani. Ne desem… öyleydi.”

“Yine de insan sormadan edemiyor. Nasıl oldu da olabildi… diye.”

Masadan kalktı. Başına beresini geçirdi. Uzun kızıl saçları berenin dışında kaldı.

“Anne, baba gelmiştir herhalde.” Umursamaz bir tonla sürdürdü Meryem sözlerini, ”Tanıtmak gibi bir şey diyorlar. Onun için…

Masanın ön tarafına yürüdü. Yerdeki kâğıtlara baktı. Bazıları masanın, sehpanın altındaydı. Kalan ikisi yüksek topuklu ayakkabılarının hemen önünde. Kağıtları almak için eğilmek üzereyken,

“Sesin gitti Meryemciğim yine. Dur, belki bende sorun. Yerimi değiştireyim şöyle kapıya doğru.” dedi kulaklıktaki ses.

“Sizinki mi, diye soruyorlar ya. Onu diyorum.” dedi Meryem.

“Ah, teşhis?” dedi kulaklıktaki. Kısa bir sessizliktenten sonra, “ Orada mısın? Sen nasıl…  yani nasıl sana ulaştılar?”

“Ben gittiğimde…  henüz… Sonradan oldu… öldü yani. Sonradan.”

Sonra elinin tersiyle burnunu sildi. Diz çöktü. Üst üste duran yerdeki iki sayfaya uzandı. Birinin ucu sehpanın ayağına sıkışmıştı. Gözü metal askıdaki atkısına takıldı. Niye yaptığını düşünmeden kâğıtları bıraktı. Askıdan, mantosunun üstündeki mavi, yeşil, gri şeritli atkıyı aldı. Dolamadan boynuna taktı. Makine örgüsü atkı uzun püskülleri, canlı yumuşaklığı, iç gıcıklayan kokusuyla sardı boynunu. Mantosunu giydi. Sonra nehrin hâlâ sessiz sakin akıp akmadığını, onu bölen upuzun yeşil adacığın yerinde olup olmadığını denetlemek ister gibi yeniden pencereye yöneldi. Biraz önce gördüğü manzaranın -koyu otomobiller, küçük kırmızı balıklar ve akışkan çamur-, şimdi farkında olup olmadığı anlaşılmıyordu. “Şu yolu ikiye bölen ortadaki kaldırım taşlarını dişe benzettiğini söylemişti.”

“Tretuvar.”

“Tretuvar hıı. Fransızca mıydı o? Yolun ortasındaki o taşlardan biri bazen yerinde olmuyor. Eksik bir diş gibi.”

“Ay, dikkat et, üşütme oralarda,” dedi kulaklıktaki ses.

Pencerenin önünde kollarını açtı. Önce alnını sonra avuçlarının içini cama dayadı.

“Paket atmak diyorlar. Zaman onun için benimkinden değerli. Ne kadar atarsa para da çok alıyor. Paket teslim etmek oluyor, bu atmak dedikleri.” Bir süre durakladı. Pencereden ayrıldı. Odanın içinde gelişigüzel yürüdü. Masanın önüne, sehpaya gelince eğildi. Sehpanın ayağına sıkışan kâğıdı bu kez sertçe çekti.

”Böyle bankacı çantası gibi bir şey” dedi Meryem  kendi kendine fısıldar gibi, “Telefonundan göstermişti bir ara. İçinde çatal var. Kaşık… bıçak da tabii… Çok sayıda. Yani, kendim dedim, seçeyim. Peki dedi, birlikte bakalım o zaman… Zamanı yok ama. Zaman zaman oluyor da az. Dediğine göre işte o eksik dişe benzettiği taş bu işe yarıyor. Zaman kazanmaya. Zamanla ezberlediğini anlattı taşın olmadığı yeri. Başka yerlerde de oluyormuş. Yani taş olmuyormuş. Demek istediğim tretuvar taşı. O olan şey gedik. Trafikte, ne kadar kalabalık olursa olsun, geçmek. O gedikten. Gediklerden. Yolun karşısına yani, motorla. Işıkları beklemek zorunda kalmıyor. Kestirmeden. Yön gösterici. Öyle demişti. Bir tür yıldız. Kutup şeysi. Çok paket atıyor. Atmış oluyor. Daha çok. Böyle anlattı. Heyecanla. Ben heyecanlanmadım… hiç. Çünkü trafik akarken eksik kaldırım taşları arasından yolun karşısına geçmesini tehlikeli buldum. Bulmuştum. Bir şey demedim. Demedim ama… bilmiyorum. Hissetti. Belki.”

Parmaklarının arasındaki iki kâğıttan biri yırtıldı. Küçük parça sehpanın ayağı altında kalmakta ısrar etti. “…çin Sağlık Raporu” başlığı vardı elinde kalan parçada. Sayfalardan sağlam olanı saydam plastik zarfa koydu. Sehpayı oynattı. Sıkışan küçük parçayı aldı. Yırtık parçaları masanın üstünde bir araya getirdi. Daha önce onlarca kez okuduğu başlığa ilk kez görüyormuş gibi yeniden baktı.  “Evlilik İçin Sağlık Raporu.”

“Çok paket atınca çok kazanıyor. Kazanıyormuş. Dilediğin şeyi… slot diyorlar, vardiya benziyor. Ay bunun gibi şeyler işte. Yani… onu seçebiliyorsun. Beni arayacaktı. Uygun zamanı olunca. Bu, gideceğimiz yönde sipariş düşünce demek oluyor. Ne zaman düşecek belli değil. Yapay zekâ yönlendiriyor çünkü. Sonra aradı işte. Buradan, işyerimin önünden alacak beni. Aradı, indim. Bekletmek istemiyorum. İndim, yola bakıyorum. Yağmur var. İpince. Toprak ıslanmayacak neredeyse. İleride trafik ışıkları. Oradan, yaya geçidinden dönüp gelecek. O kırmızıya benzer tuhaf üniforma, yelek olur üstünde. Genelde yani. Hani şu küçük kırmızı balıklar gibi. Ama uzaktan tanıyamıyorsun. İşte kask vesaire. Trafik yoğun burada. Ama hızlı. Bir ara ışıklardan bu yana döndüm, baktım. Beklediğim yerin tam karşısına. Ortada yolu ikiye ayıran çimler. Eksik kaldırım taşları. Yolun öteki tarafında bir motorlu kurye. Bir an duraklayacak gibi. Öyle geldi bana. Çünkü geçip gitti. Omzunda bir çanta. Yeleğinin önü açık. Açıktı. Emin olamıyorsun tabii. Soldaydı. Yolda solda. Öteki arabalarla yolu bölen yeşil çim şerit arasında gidiyor. Işıklara doğru. Gri bir otomobili, turuncu beton karıştırıcısını geçti. Kirli mavi dolmuşla birlikte ilerliyor. Top çalının yanından geçtiği sırada, kendi çevresinde döndü. Bir anda oldu. Yola savruldu. O sırada gördüm beton karıştırıcısı kamyonu. İkinci kez. Bir şey olmalı… Ay bilemiyorum yani. Çantası, yeleği falandı belki…”

Masasına gitti. İçinde, elinde kaskıyla motosikletinin önünde gülümseyen gencin bulunduğu resim çerçevesini düzeltti.  Az önce tarayıcıya yüklediği çalının adını göründü telefonundan,  Kutup Yıldızı Şimşiri…

“Ah canıım, o yüzdeen?”

“Bir şeyler mırıldandı. Eğildim dinledim. Telefonundan kazayı bildirmemi istedi. Şirkete. Devrilmiş motosikletten asfalta yağ akmıştı. Belki benzin. Bilmiyorum. Gidondan telefonu aldım. Uygulamayı açtım. Kaza yaptım, yazdım. Yanıt yapay zekâdan geldi.“ dedi Meryem, elinin tersiyle burnunu sildi.

“Teslim noktasına 7 dakika uzaktasınız. Lütfen siparişinizi teslim edin!”