Sessizlik

Kapıyı kırdıklarında odanın bir köşesinde elimde keman varmış gibi çalıyor, notaları mırıldanıyordum. Etrafı talan ettiler, her yere, olabilecek, olamayacak her yere baktılar. “Suç aleti” aradılar. Hiçbir şey bulamadılar yine de beni gözaltına aldılar.

Tek kişilik küçücük bir hücreye tıkıldım. Ne yapacağımı bilemiyordum. Beni ayakta tutan müziğe sarıldım. Islık çalmaya başladım. Kapının sürgüsünü açıp susmamı emrettiler. Susmak zordu; cezaların en büyüğü… Gitar çalarak şarkı söyleyen bir direnişçinin parmaklarını kırıp dilini kestiklerini biliyordum. Ben o kadar cesur değildim. Buradan tek parça çıkmayı istiyordum. İşkenceden korkuyordum. Tüm yaşantım boyunca bildiğim tek şey sadece müzik olmuştu, bu yaşadıklarımla nasıl baş edeceğimi hiç öğrenmemiştim.

Ben elli iki yaşında bir keman sanatçısıyım. Sanatçısıydım, hayır kemanım gitse de sanatçıyım. Çok uzun yıllar yurt içi, yurt dışı konserlerim oldu. Tanındım. Takdir edildim. Bundan beş yıl önce ülkede yaşanan karşı devrim sonunda müzik yasaklandı. Diğer sanat dalları da… Sanatın bir aldatmaca, ruhları esir alan korkutucu bir silah olduğunu söylediler. Buna beni şaşırtacak kadar inanan oldu. Bu düşünce örümcek ağı gibi ülkeyi sardı. İspiyonculara ödüller verildi. Sanatçılar horlandı, aşağılandı, hapislere atıldı. Medya, sanatçıları kötü insanlar ilan etti. Önceleri biz anlatmaya çalıştık. Olmaz dedik kurursunuz, çöle dönersiniz… Dinlemediler. Bazı ülkeler destek vermek istedi, onları da tehditle savuşturdular. Ülkenizde terör görmek istemiyorsanız bize karışmayın dediler. Onları engellediler. Yalnız kaldık, terk edildik. Ben gizli sahnelerden birinde keman çalıyor gibi yapıyor, öğrenci yetiştirmeye uğraşıyordum. Kemanlarımızı yakmışlardı. Tüm müzik aletlerini, boyaları, tuvalleri… Sanatsız yaşam, nehrin kuruması gibi kurutuyordu insanları; birbirlerine karşı saygıyı unutmuş gibiydiler. Hoyrat bir yaşam sürüyordu sokaklarda. Eve baskın yaptıklarında, şiddetin dayanılmaz olduğu günleri yaşıyorduk.

Sonunda gözaltı sürem doldu. Nedense fiziksel bir zarar vermemişlerdi. Belki tanınmış bir müzisyen olmasaydım başıma neler gelebilirdi, bilemiyorum. Sürekli ensemde olacaklarını söylediler sadece. Çıktığımda biri ressam biri atölye sahibi iki arkadaşım karşıladı beni. Cesaret edip gelmişlerdi. O günlerde korku dostluğun dayanışmanın yerini almıştı. Ya da ben içeriden yeni çıktığımdan öyle düşünüyordum.

“Nasılsın Ankor? Sana bir şey yaptılar mı?” dedi ressam arkadaşım Manis.
“Çok şey yaptılar. Yani fiziksel değil de sessizliğe mahkûm ettiler. Daha ne olsun? Yorgunum.”
“Biraz dinlen sana anlatacaklarımız var.” dedi Seymin.

Seymin müzik atölyesinde ses kayıtlarımı yapardı. Atölyesini kapatmak zorunda kalmış küçük bir market açmıştı. Üçümüz okul yıllarından beri arkadaştık. Beni eve bırakıp sonra uğramak üzere gittiler. Tam bir gün yataktan çıkmadım. Yatağımın içine sakladığım çok eskilerden kalan küçük bir teybim vardı onu bulamamışlardı. Dinlenme ihtimaline karşın kulaklığımı takıp içindeki tek kasedi defalarca çaldım. Müziksiz bir yaşamı düşünmek istemiyordum. Müzik benim için her şeyden daha önemliydi.

Karanlık günlerin ucunda bir ışık da göremiyordum. O güne kadar hep reddetmiştim ama ülkeyi terk etme zamanı gelmişti. Çıkış yasağı hâlâ devam ediyordu yine de başka yollardan çıkan birçok kişi olduğunu biliyordum. Üç gün sonra kapım çalındı. Manis ve Seymin dışarı çıkardılar beni.

“Toparladın mı biraz?”
“Daha iyiyim.” dedim. Onlara kaçma düşüncemden söz edecektim ki Seymin’in söyledikleri beni durdurdu.
“Bak bu riski alıp almayacağını bilmiyoruz yine de sana söylemek istedik. ‘Sanat Yoksa Hayat Yok’ adında gizli bir örgüt kuruldu. Eylemlere başlayacaklar sokaklarda. Şimdilik biz de sadece dört kişiyle tanıştık. Çok gizli yürütülüyor çalışmalar. Ne dersin?”
“Şaşırdım. Yani kimsenin ses çıkaracağını tahmin etmiyordum.”
“Biz de…” diye atıldı Manis. “Ama oluyor işte. Korku duvarını yıkacak en etkili yöntemdir sanat, değil mi?”
“Ama biliyorsunuz bunun sonunda hapislerde çürümek de var.”
“Şimdi de çürüyoruz zaten. Ben resim yapmadan sen kemanını çalmadan yaşamış mı sayacağız kendimizi?”
“Ben yurt dışına kaçmayı düşünüyordum.”
“Senin kararın bir şey diyemeyiz ama bir düşün. Burada müziğimizle, resmimizle, tiyatromuzla var olma savaşı vereceğiz.”
“Silaha karşı sanat diyorsunuz.”
“Evet!”
“Kafam karıştı. Biraz izin verin değerlendireyim bunu.”

Sonra havadan sudan konuştuk. Eve geldiğimde örgütü düşündüm. Kaç kişi olabilirdi, ne yapılabilirdi? Bu yaşa kadar sadece müzikle ilgilenen ben, direnişçi mi olacaktım? Üç gün boyunca düşüncelerim bir yurt dışına, bir mücadeleye kaydı. Tekrar hapse girme düşüncesi korkutuyordu beni. Çıldırabilirim diye geçiyordu aklımdan. Bu şekilde yaşamak da hapisten beterdi bir yandan da… Kendimi kurtarsam bile müziğe gönül vermiş öğrencilerim ne olacaktı? Yavaş yavaş korkunun beni terk etmeye başladığını hissediyordum. Ya da kendimi direnmek için ikna etmeye çalışıyordum. Sanatçı olmanın gereği olmalıydı yoksa sadece tellerin üzerinde gezinmek beni sanatçı yapmazdı. Sonunda ülkemde kalmaya ve savaşmaya karar verdim. Ne yapacağımı bilmiyordum yine de onlarla beraber olduğumu söyledim. Çok sevindiler ve buluşmak üzere sözleştik. İki gün sonra gece yarısı söyledikleri yere gittim. Bir keman, evet bir keman getirmişlerdi, nereden nasıl bulmuşlardı bilmiyorum.

“İlk işin bunu gizli bir yerden çalmak olacak!” dedi Seymin. “Aman dikkat et yakalanma, bitince de hemen sakla.”

Savaşımız başlamıştı. Kuytu bir yer bulup kemanı elime aldım. Aida operasından “Zafer Marşı”nı çalmaya başladım. Evlerin ışıkları bir bir yandı. Polis sirenleri kemanımın sesini bastıramıyordu. İnsanlar önce perde arkasından bakmaya sonra da camları açmaya başladı. Birden garip bir hareketlilik oldu. Biri, hangi pencere olduğunu göremediğim, arya söylemeye başladı. Derken koro halinde cılız sesler daha gür çıkmaya… Evlerinden isyana katılıyordu insanlar. Tüm cadde “Zafer Marşı”yla inliyordu. Polis nereye müdahale edeceğini şaşırmıştı. Yakalanmamak için belli bir süre sonra çalmayı bıraktım. Kemanı sakladım. Bu böyle her gece başka başka sokaklarda devam etti. Şu sıralar benim gibi direnişçiler geceleri sokakların kuytularından müziğe başlıyor ve insanlar evlerinden destek veriyorlar. Ressamlar duvarları, kaldırımları, su borularını tuval olarak kullanıyor. Sanat sokakta hayat buluyor. Karanlık biraz daha aydınlanıyor ve içimden umut ışığı yükseliyor.

Diğer yazılar...

Yorumlar